Tüm Versiyonu (Orjinalini) Göster : Sazan amatörü olmanin ayricaligi -1- ....


AteÅŸDalyan
19-05-08, 03:22
HABERSİZ...

Sabah güneşinin ilk ışıkları gölün üzerine düşmeden oltaları yeniden yemleme fikrine direniyorum adeta. Oltaların başında yem torbasının hışırtısı ve kaynamış mısır kokusu gölün sessizliğine karıştı. Kamışların ve nemli ağaçların diplerinde hala sürmekte olan gizemli karanlık sabah sisinin yarattığı gölge oyunlarına dönüşüyor bu saatte. Acaba etraf aydınlanmadan burundaki oltamı koyun içine doğru mu atsam?

Kanat sesleri var gölün üzerinde, bir ördek sürüsü bu. Aralarında bıldırcın ördeği de olmalı tıkırtısından belli. Sığlıklara giderler gölün daha uyanmadığı bu saatlerde, sadece gölge olur, görünmezler. Nemli bir sabah serinliği iyice çöküyor gölün üzerine. Çocuklar çadırda uyuyorlar. İkişer uyku tulumu örttüm üzerlerine, üşümezler. Karşı koydaki balıkçı neden ışığını söndürdü ki daha ortalık karanlık. O da benim gibi sabah alacasının uyuşturucu güzelliğini yaşayan şanslı bir sazan amatörü olmalı. Acaba hiç yakaladı mı?

Atlayan balıkların belli belirsiz hareleri çarşaf gibi hareketsiz gölün yüzeyinde soluyor. En iyisi şu kepçeyi oltaların yanına götüreyim, hazırlıksız yakalanmamak gerek. Gölün yerlisi angutların sesleri karıştı sabah konserine, onlar da yemlenme peşinde olmalı. Yeni aldığım makaralı oltanın kılıfı iyice nemlenmiş çiğden, yarı ıslak otların üzerinde ortalığın aydınlanmasını bekliyor. Ellerimi cebime soktum iyice, soğuk.

Koyun ortasındaki yosunlar yine karıştı. İri bir sazan olmalı, geceden beri hep aynı yerde oynuyor. Küçük balık mı kovalıyor acaba? Bir balıkçılın çığlığı sabah alacasını yırtıyor. En ufak bir esinti bile yok, göl sabahı sakin karşılıyor. Çocukların üstü açılmamış, derin uykudalar.

Çoban köpeklerinin sesleri karıştı gecenin güne kavuşmasına. Belli ki çoban yaydı koyunları otlağa, belirsiz koyun çanları yankılanıyor karşıdaki derede. Karşı koydaki balıkçının koyu renkli silüeti düşüyor artık suyun üzerine, bu mesafeden hissedilmeyen devinimleri var kıyıda. Acaba bir kuzuyla mı boğuşuyor?

Bir su kuÅŸu geçti oltaların açığından, hızlı ve tedirgin. İyice hissediliyor sabah serinliÄŸi kalın ceketin içinde bile olsa. Ocaktaki çayı ısıtmak lazım bu uyuÅŸukluÄŸu atmak için, çakmağı arıyorum. Ellerim ıslanmış çiÄŸden, uzaklardan yine ördek sesleri….

Allah! ZİL SESİ!... Hangi olta? Kepçe nerede? Sakin olmam lazım! Çaydanlık devrildi! Buruna koş! Panik! Heyecan! Adrenalin!

Uzaklardan bir araba geçiyor, içindekiler habersiz, çobanın uzaktaki sesi yankılanıyor derede o da habersiz, yine su çullukları geçti açıktan onlar da habersiz, koyun ortasında yeniden atlayan balık bile habersiz hayatın bu en güzel anlarında bir sazan amatörünün yeniden doğuşundan.

Sazanların yaÅŸam ortamları olan nehirler, barajlar ve göletler ayrıcalıklı insanlar olan sazan amatörlerinin hayal kurmaları için olan yerlerdir, sıradan insanlar ise bunu fark edemeyip oradan geçip giderler, habersiz….

Hoşçakalın....
http://img213.imageshack.us/img213/2715/ayrcalk1ce3.jpg

KARÅ?ILAÅ?MA...

Bir kamış yığınının hemen arkasından, büyükçe bir yosun grubunun önündeki açıklığa bakıyor, cam gibi berrak suyun sığ kesimindeki küçük balıkları izliyordum, dalmışım. Birdenbire ortaya çıktı. Bir denizaltı gibi çok yavaş hareket ediyor ama her haliyle irice bir düz sazan olduğunu da tüm görkemiyle sergiliyordu. Suyun çok sığ olduğu bölgeye yaklaşmış olduğundan belki biraz tedirgindi ama beni farkedememişti. Aramızda birkaç metreden fazla mesafe yoktu. Ön yüzgeçlerinin ağır hareketini, kuyruğunun yalpalayışını hatta gözlerinin parlaklığını bile görebiliyordum. Çok ağır devinimlerle solungaçlarını açıp kapıyor, duruyor mu yoksa geri mi gidiyor belli olmuyordu suyun altında. Güneş ışınları karşıdan geldiği için benim gölgem suya düşmüyor önümdeki kamışlar da beni kamufle ettiği için muhtemelen beni göremiyordu. İkimiz de donduk adeta.

Elimde olta ile bu muhteÅŸem manzara karşısında öylece kalakalmıştım, hareketsiz ve dalgın. Orada bulunmamın nedeni olan bu olaÄŸanüstü güzellik, yani hedefim hemen önümde ve özgürdü. Belki ona ulaÅŸamayacağımı biliyor olmanın rahatlığıyla, belki de her zaman gezdiÄŸi yerlerden birinde olmanın doÄŸallığı ile salınırken adeta etraftaki küçük balıklara da güven veriyordu. Orada ne kadar süre durup onu seyrettiÄŸimi ÅŸimdi hatırlamıyorum ama nefes almakta bile güçlük çektiÄŸimi biliyorum bu karşılaÅŸmada. Bana meydan okuyor gibiydi, sanki. Belki de beni farketmiÅŸ, “Bana bir ÅŸey yapamazsın, ben buraların kralıyım, senin yanına kadar geldim iÅŸte, hadi ne yapacaksan görelim!” der gibiydi. Ne yapabilirdim ki? Elimi oynatsam, anında ok gibi fırlayıp gözden kaybolacaktı. Acizdim, çaresizdim. “Ah, ÅŸu oltayı bir atabilmiÅŸ olsaydım yanına.” diye geçirdim içimden. “O zaman görürdün sen, beni gafil avlamayı!”

Elimi yavaşça otların üzerine bıraktığım oltaya doğru götürmeye çalıştım. Hemen yan döndü, bulunduğum tarafa bakarak. Göz göze kaldık onunla o anda. Cam gibi siyah gözleri sanki daha da açılmıştı. Ürkek ama vakur, tedirgin ama özgür hali daha da belirginleşti sanki. Amerikan filimlerindeki silahşörler gibiydik orada. Ben silahım olan oltama doğru elimi hissedilmez bir yavaşlıkta uzatmaya çalışıyor, o da bana karşı özgürlüğünü ve her an kaçabileceğini hissettiriyordu. Kazanabilir miydim acaba bu düelloyu? Oltayı onun yanına, hissettirmeden atabilmek için aslında hiçbir şansım olmadığını biliyordum ama belki de bir mucize bekliyordum. Arkasını dönse, ya da yandaki yosunların içine doğru girse hemen oltamı atabilirdim belki sessizce. Ama hiçbirşey yapmıyordu. Orada gözlerini bana dikmiş öylece duruyor, belki de ilk hareketi benden bekliyordu.

OlduÄŸum yere çakılıp kalmış olmaktan da sıkılmaya baÅŸlamıştım biraz. SessizliÄŸi yararak bir yalıçapkını geçti aramızdan, karşıdaki kamışların içindeki mekeler hareketlendiler, ileride küçük bir balık atladı hasır otlarının içerisinde. Hiçbir tepki vermedi onlara. “Onlar benim dostum, biz burada beraber yaşıyoruz onlarla!” der gibi umusamazdı çevrede olup bitene. Anlamıştım onun derdinin benimle olduÄŸunu o anda. Kimbilir benim gibi ne balıkçılar görmüş, ne oltalar kopartmıştı buralarda. Gücünü aldığı özgürlüğünden hiçbir ödün vermemiÅŸti, pabuç bırakmamıştı iyi amatörlere ya da bohçacı bozuntularına. Her zaman hayatta kalmayı baÅŸarmış, buraların efendisi olduÄŸunu ispatlamıştı tüm azmak sakinlerine. Sadece bu bile ona saygı duymak için yeterliydi aslında.

Oltamı almak için uzandığımda ise inanılmaz bir hızla kamışları yarıp gözden kaybolmuştu tatlısuların bu en muhteşem balığı beni orada yalnız ve yıkılmış bırakarak. Elinden oyuncağı alınan bir çocuk misali bir müddet ayrılamadım oradan. Yenmişti beni sazan, daha doğrusu onun özgürlüğüne ve affetmezliğine yenilmiştim orada. Bu karşılaşmadan sonra yıllar boyunca çok sayıda sazan yakaladım o azmakta ve oralarda ama hiçbir zaman harika bir nehrin görüntüsü ile bütünleşen bu manzara gözümün önünden gitmedi. Özgürlüğü için böylesine mücadele veren bir balığa olan saygım da hiç azalmadı yıllar boyu. Sazan peşinde geçirdiğim onca zamana ve edindiğimi sandığım birçok deneyime rağmen, oltama takılan her irice sazan öğrendiğimi sandığım birçok şeyle ilgili sadece fikir edindiğimi, kazanmak ile kaybetmek arasında ise sadece ince bir misine olduğunu öğretti bana. Belki bazen kazanan sazan oldu ama onun gücü karşısında çalan zillerin, eğilmiş bir kamışın görüntüsü ile birleşen doğal bir güzelliğin bana yaşattıklarına baktığımda hiçbir zaman kaybeden ben olmadım diyebilirim.

Hoşçakalın sevgili dostlar…
http://img233.imageshack.us/img233/4867/ayrcalk2rg1.jpg

ÇARESİZLİK...

Koyun orta kısmına doğru ve arabaya da oldukça yakın sayılabilecek bir noktada geniş bir kaya var, önü temiz ve derince görünüyor. Yaklaştım yakından bakmak için. Kıyıya çok yakın, yarısı suyun dışında kalmış kuru bir çalı var önü de temiz. Suyun derinleştiği noktaya doğru uzanan çakıl taşları ve fazla geniş olmayan kumsal bir şeritle şekillenmiş bir alan. Bu noktada daha önceden avlanıldığını gösteren bir taş kümesi ya da eğreti sopası filan da yok, anlaşılan hiç avlanılmamış burada, neden acaba? Bizimkiler de beğenmedi burayı, belki biraz fazla koy içi geldi onlara, burun tarafına doğru gittiler, uzaktan gürültüleri geliyor ama görünmüyorlar.

Hatırı sayılır bir sıcak var ortamda, çok hafif bir meltem ara sıra, derenin üst tarafından koyun içine doğru estiğinde yukarıdaki çamların kokusunu da getiriyor buralara kadar ama serinletmiyor sıcağı. Doğrusu gözüm yemiyor onca yükü taşımayı bizimkilerin gittiği tarafa doğru. Açıkta bir sazan döndü buruna doğru, uzakta. Koyun bu kısmında kayda değer hiçbir hareket yok. Keşke çizmeleri giymeseydim ayağıma sıcağı daha da arttırıyor sanki. Yeniden inceliyorum alanı, daha alıcı gözüyle bu sefer. Oltaları atacağımı kestirdiğim kuru çalının önü epeyce de derin olmalı, en başından beri hep güzel göründü zaten gözüme. Sıcak daha da mı arttı nedir, terliyorum. Meltemin kesildiği anlarda, bizimkilerin konuşmaları geliyor mırıltılar halinde belli belirsiz. Bu sefer koyun dip tarafına doğru bir sazan döndü talaş ve ağaç döküntülerinin arasına yakın bölgede. Bu iyiye işaret, demek balık koyun içine kadar giriyor bu sıcakta, kendimi gaza getirmeye çalışıyorum, yemlemem lazım bölgeyi acilen. Oltalardan biri ile kontrol ettim çalının önünü, suyun derinliğinin 2 metreden fazla olduğunu ve altta takılacak bir kök veya çıkıntının da olmadığını bilmek rahatlattı biraz beni. Yemliyorum mısırla, şimdiye kadar kimsenin beğenmediği bu yeri, sürpriz oynuyorum bu avda.

Her iki oltayı da mısırla yemleyip, birini çalının sağına diÄŸerini de soluna olmak üzere attım, gözümün kestiÄŸi ve kısmen de akÅŸam güneÅŸini gören bu noktaya. Yine açıkta atlayan bir sazanın akÅŸam güneÅŸinde parlayan sırtı ve sarı kuyruÄŸu da neden burada olduÄŸumun en açık kanıtı gibi. Belki burada kimse avlanmadı ÅŸimdiye kadar ama yer güzel. Oltaları attığım yerin önü birden derinleÅŸmiyor, doÄŸal bir kumsalla oluÅŸmuÅŸ plajı andıran bir biçimde giderek derinleÅŸiyor. Sever böyle yerleri bu suların efendisi, hissettirmeden yaklaşır, amatörün en boÅŸ olduÄŸu anı kollar. Esinti yine kesildi, bazen koyun ortasına kadar olan saha çarÅŸaf gibi pürüzsüz bir hal alıyor ama ardından esen hafif meltem suyun üzerinde dalga denilemeyecek kırılmalar, küçük titreÅŸimler yaratıyor. Å?amandıralar bu hafif esintiye ayak uydurmuÅŸ, salınıyorlar nazlı.

Çantadan battaniyemi çıkarıp kumsal kesime serdim. Yanımda büyükçe bir kaya var, suyun düşmesiyle biraz meydana çıkmış, etrafı kum ve çakıl taÅŸlarıyla örülü. Çantamı bıraktım üstüne. Yine çam kokusu var havada rüzgarın katkısıyla derenin içindeki aÄŸaçlardan geliyor. İki su çulluÄŸu geçti oltaları yalarcasına, koyun dibindeki sığlığa yöneldiler. AkÅŸam güneÅŸi biraz çaprazımda parlıyor, yakıcılığını biraz kaybetmiÅŸ ama epeyce ısıtıyor yine de. Koyun açığında yine bir sazan atladı ama uzakta bu sefer, sadece suda oluÅŸturduÄŸu hareler görünüyor. Ayaklarımı da uzattım kumsala. Å?amandıraların sudaki görüntüsüne dalıyorum. Aralarında bir metreden fazla mesafe var ama hafif esintide renkli kısımları görünüyor. Dalgaların ahengine uymuÅŸ doÄŸal bir salınım içindeler. Tüm sazan amatörlerinin ömürlerinin ne büyük kısmı böylesi ÅŸamandıra seyretmeyle geçmiÅŸtir aslında. Gözleri bozulan amatörler bile vardır belki böyle sabit bir noktaya saatlerce, günlerce bakarak.

Å?amandıra seyriyle geçen bu süre içinde etrafta bir hareket yok. Bizimkiler de görünmüyor. Koyun burnuna doÄŸru, görünmeyen kısmında dip oltalarını atıyor olmalılar hala. Arada bir rüzgarla sesleri geliyordu ama ÅŸimdi daha uzaktalar herhalde, bir ses yok. Sıcak ve ÅŸamandıraların ritmik hareketi bir yandan, günün yorgunluÄŸu ile vurmayan balık diÄŸer taraftan, ortama bir ağırlık bir rehavet çöküyor sanki. Ayaklarımı da uzatmış bir durumdayım, bu aşırı huzur ve sakinlik ortamında uyumak üzereyim neredeyse.

Üzerimden bu miskinliği atmam lazım, doğruldum. Hiçbir balık belirtisi olmamasına rağmen, soldaki oltayı yeniden çektim ve yemledim, şamandıranın derinliğini de biraz daha arttırdım, sırf hareket olsun diye. Bu arada yanımda kepçenin olmadığını da fark ettim, aksiliğe bak. Benim kepçeyi muhtemelen babamlar almış olmalı canım sıkıldı. Gerçi balık vurmuyor, kepçesizliğin şu an için çok önemi yok gibi ama ya vurursa. Uzaktan bir motor sesi yankılandı derenin üzerinde, başka balıkçılar olmalı. Bir kara leylek dönüyor koyun dibinde, gümüş ya da kurbağa filan arayacak herhalde sığ kesimde. Yine rüzgar kesildi. Miskinlik ve uyuşukluk tüm ortamı sarmış durumda. Balık uyuşuk, balıkçı uyuşuk, ölü toprağı serpilmiş garip bir durum. Bizimkiler gelse de ortalık biraz neşelense diye düşünüyorum.

Bu sırada küçük bir dalga, ölmüş bir gümüşü sürüklüyor su kıyısında, önümdeki çalının kuytusuna kadar getirdi gümüşü. Uzanıp elime aldım onu. Daha yeni ölmüş, her halinden belli. Pırıl pırıl pulları ona gümüş denmesinin haklılığını gösteriyor sanki. İşaret parmağımdan biraz daha büyükçe resim gibi bir balık bu. Yani sazan olsam ben bunu yerim diye aklımdan geçirirken, birden oltalardan birine bunu takmak fikri oluÅŸuyor kafamda. Yok canım, olacak ÅŸey deÄŸil! “Buna vuracak büyüklükte bir sazan girmez bu kadar içeri!” diyor içimdeki ses. Ama daha güçlü bir iç ses “Neden olmasın, zaten mısıra vurmuyor deÄŸiÅŸiklik olur fena mı?” diyor kalbimden. Küçük bir kertenkele beni seyrediyor, çantamı koyduÄŸum kayanın yanından. Belki de bana gülüyor, halime bakıp, ama daha çok “Bu da nereden çıktı, ÅŸuradaki rahatımızı bozdu!” edası içinde sanki. Elimden gelse sormak isterdim bu küçük sürüngene “Gümüşü oltaya takayım mı?” diye, kararsızlığım sürüyor. Koyun çok içinde, sığ bölgeye yakın, yine bir sazan döndü, su çullukları havalandılar kondukları yerden, ama uzaklaÅŸma niyetleri yok, yeniden kondular oralara bir yere.

Denemeye karar veriyorum gümüşü. SaÄŸdaki oltayı çektim bu sefer, mısırlar aynen duruyor, yakınlarından bile geçmemiÅŸ anlaşılan sazan. Çıkarttım iÄŸneden mısırları, takıcam gümüşü yolu yok, artık kararımı vermiÅŸim bir kere. Kertenkele kaybolmuÅŸ kayanın üzerinden, havada çam kokusu var yine. Gümüşün 0.35’lik bir misinanın ucundaki 4 numara iÄŸnedeki hali ile ortaya çıkan yem ile iÄŸne arasındaki orantısızlık, yaptığım saçmalığa beni bile güldürüyor sanki. İğneyi deÄŸiÅŸtirmem, büyütmem lazım ama uÄŸraÅŸamayacağım ÅŸimdi takım deÄŸiÅŸtirmeyle. Zaten balık da vurmuyor, iÅŸ olsun diye takıyorum gümüşü bu ufak iÄŸneye.

Oltayı yeniden eski yerine attım ama gümüşün ağırlığı ÅŸamandırayı batırıyor. Å?amandırayı biraz daha kaldırıp yeniden atıyorum oltayı, artık ÅŸamandıra batmıyor. Muhtemelen gümüş tabana oturdu. Yeterince gürültü yaptım ortamda artık sessizlik istiyorum. Babamların sesi hiç gelmiyor artık, belki de diÄŸer koya kadar uzandılar, iyice uzaktalar anlaşılan. Derenin içine doÄŸru saÄŸlı sollu yerleÅŸmiÅŸ meÅŸelerin arasında karatavuklar oynaşıyor, bazen yükselen sesleri bana kadar ulaşıyor. Kara leylek koyun bitim yerindeki sığlıkta arayışlarını sürdürüyor, sessiz. Artık balık da atlamaz oldu etrafta, sakinlik ve durgunluk yeniden arttı sanki.

Yeniden oturup ayaklarımı uzatıyorum kumsala. Bu sefer başımı da yasladım kaya çıkıntısına. Gerçi her iki ÅŸamandırayı da görebiliyorum uzandığım yerden. Uyku mahmurluÄŸu iyice çöktü üzerime, gözlerim kapanıyor. AkÅŸam güneÅŸi eskisi kadar yakıcı deÄŸil artık. Başımı yasladığım yer pek rahat olmadığından arada bir gözlerim açılıyor, ÅŸamandıraları izliyorum bu arada. Böylesi göz açıp kapamalar arasında birden saÄŸdaki ÅŸamandıranın yani benim gümüşlü oltanın ÅŸamandırasını göremiyorum. İrkildim ve doÄŸruldum birden, sanki birisi kafamdan aÅŸağıya su döktü. Å?amandıra yok ama kamışın ucundan sarkan misina bol, hiçbir gerilme de yok misinada. Biraz sakinledim. Dalgadan mı göremedim ÅŸamandırayı, yoksa yengeç ya da kerevit filan mı oynuyor gümüşle? Å?amandıra nerede? Beynimde bu düşüncelerle boÄŸuÅŸurken birden ÅŸamandıra çıktı suyun üzerine. Yine eski konumunu aldı ÅŸamandıra, ama ben eski ben deÄŸilim artık. Uyku filan kalmadı, artık cin gibiyim. Açıldım, dirildim, ama hala ne olduÄŸunu anlamış deÄŸilim.

“Bu bir hayal miydi?” diye düşünürken iyice doÄŸruldum oturduÄŸum yerde. Å?amandırada yine bir gariplik var gibi, ya da bana öyle geliyor. Sanki bana hissettirmemek için büyük bir özenle aşırı yavaÅŸ bir biçimde gömülüyor gibi. Sadece tepesi kaldı suyun içinde ama misinada hala bir gerilme olmadığından adrenalini arttıracak bir durum yok ortada. Belki yine bir balık atladı açıkta, ya da su çullukları uçtular kondukları yerden, belki kara leylek terk etti koyu, baÅŸka bir yere yemlenmeye gitti, belki de kertenkelenin üstüne bastım kayanın yanında farkında olmadan ama artık baÅŸka bir boyuta geçtim sanki. Å?amandıradaki hareketler beni kopardı mı ortamdan nedir, avının kokusunu almış bir sazan amatörü boyutuna mı geçtim ne oldu ama artık gerginim yay gibi. Oltalarla da aramda belirli bir mesafe var ama oturduÄŸum yerden kamışların üzerine atlayacak kadar hazırlıklıyım artık.

Å?amandıra gene durdu olduÄŸu yerde ama yarı batık bir biçimde görünüyor. Sinir bozucu bir durum bu, sazansan vursana adam gibi, nedir bu iÅŸkence!! Saniyeler geçmiyor gibi, ÅŸamandıraya bakmaktan gözüm yoruldu. Son derece yavaÅŸ hareketlerle oltaya doÄŸru biraz daha yaklaÅŸtım, kedi adımlarıyla. Å?amandıra tekrar çıktı suyun üzerine ani bir ÅŸekilde ama bu sefer yüzeyde yan yatıyor. Sanki dipteki saçağın suyun tabanı ile irtibatı kesilmiÅŸ gibi, bir güç kaldırdı onu oradan. Misinada yine bir gerilme yok. Gözüm bir misinada, bir ÅŸamandırada, ne oluyor acaba aÅŸağıda? Yakında bir yerlerde bir balık atladı ama nerede atladığını görmem mümkün deÄŸil, gözlerimi ayıramıyorum ki ÅŸamandıradan.

Yüzeyde yatık olmasına raÄŸmen yavaÅŸ yavaÅŸ gitmeye baÅŸladı ÅŸamandıra açığa doÄŸru, kamışın ucundan sarkan misina da yavaÅŸ yavaÅŸ geriliyor. Nefesimi tuttum, titreyen ellerimi kamışın sap kısmına deÄŸdirircesine yaklaÅŸtırdım. Misina iyice gerilemeye baÅŸladı ama ÅŸamandıra yüzeyde. Misinanın sarkan kısımlarında hiç boÅŸluk kalmadığından neredeyse oltanın ucuna kadar eriÅŸti gerginlik. Oltanın ucundaki her neyse kararlı bu sefer, gidiyor. Nefes bile alamıyorum artık, bir ürperti kaplıyor tüm bedenimi. Å?imdi tam zamanı, tüm gücümle asılıyorum kamışa. Yay gibi bükülüyor 4 metreyi geçkin kamış ama inanılmaz bir direnç var oltanın ucunda. Balığın ağırlığını hissetmeye çalışıyorum ama sanki bir deÄŸil birçok balık var gibi ucunda, çeviremiyorum balığı. Babamlara sesleniyorum tüm gücümle, yanımda kepçe de yok. Balık çok güçlü asılıyor, anlaşılan iÅŸi hemen bitirmek istiyor. Artık misinenin inceliÄŸini ya da kancanın küçüklüğünü filan görmüyor gözüm, direniyorum. Suyun o bölgesini kaynatıyor adeta balık, büyük girdaplar oluÅŸturuyor suda ama görünmüyor epeyce derinde. Koy ısındı sanki, su canlanmış gibi, hayat geldi ortama, karatavuklar bile kaçıştılar o mesafeden, artık koyda hüküm süren tek gerçek var, mücadele.

Babamlara seslenmeyi sürdürüyorum ama rüzgar o taraftan mı geliyor nedir, muhtemelen sesim onlara ulaÅŸmıyor. Balığı hiçbir ÅŸekilde kontrol altına alamıyorum, her geçen saniye balığın lehine iÅŸliyor gibi. Önceleri suya belirli bir açıda olan kamış ÅŸimdi biraz daha suya doÄŸru eÄŸilmeye baÅŸladı. Bu olta onu çekmeyecek, hissediyorum. “Hayır çekecek, teslim olmak yok!” diyor içimdeki ses. Her saniye bir mucize olmasını bekliyor, balığın teslim olacağını, kuzu gibi geleceÄŸini hayal ediyorum ama hiçbir ÅŸey deÄŸiÅŸmiyor. Döndüremiyorum balığı herhangi bir tarafa, o beni döndürüyor, sanki benimle oynuyor gibi. Bizimkilere bağırmaktan, seslenmekten sesim kısıldı ama hiçbir hareket yok o tarafta. Gerçi olsalar ne olacak, balığın üstüne mi atlayıp çıkaracaklar? Ama en azından kepçe yanımızda olur, bana destek olurlar diye düşünüyorum. Acınacak bir hal almaya baÅŸladım. “Hadi AteÅŸ, diren!” diyorum kendime. “Sen neleri yakaladın! Orkinos deÄŸil ya bu! Å?imdi teslim olur!” diyorum, umutsuzca.

Olta iyice düzleÅŸmeye baÅŸladı, balık açığa doÄŸru yöneldi. Kamışın sadece dibinden tutar bir hal aldım, hiçbir esneklik ve verecek boÅŸluk kalmadı oltada. Dizlerimin üzerine çökmüş durumdayım ve misinanın gerginliÄŸi iyice arttı. Sanki bir kütük var oltanın ucunda, sanki balık yeni yakalanmış gibi gittikçe kuduruyor, azgınlaşıyor. İyice eÄŸildim dizlerimin üstünde, kamışla olta dümdüz bir hal aldı artık. Güçlü bir takımla yarışılan bir halat çekme yarışmasındaki en öndeki yarışmacı gibi bir görüntü aldım suyun kenarında. Pes etmek üzereyim, daha fazla direnemeyeceÄŸim ve Tınn…..

Kurşun ile oltanın kopan kısmından geri kalan bölümü başımı sıyırarak geriye doğru savruldu. Derin bir sessizlik var etrafta şimdi. Suyun fokurdaması da dindi. İğnesi kopmuş bir oltayla, yenilmiş, ezilmiş ve hezimete uğramış bir amatörün dramı yaşanıyor koyun bu bölümünde. Sanki bir grup karatecinin saldırısına uğrayarak feci şekilde dövülmüş biri gibi yarı kızgın, yarı çaresiz, bütünüyle tükenmiş bir durumdaki sazan amatörünün trajedisi oynanıyor göletin bu bölümünde. Seyirciler de terk etmiş ortamı. Ne bir kuş, ne bir kertenkele görünmüyor artık, saklandıkları yerden için için gülüyorlar muhtemelen. Oltasına yakalanan balığı hiç görememiş, kaç kiloluk bir sazan olduğunu bile tahmin edemeyen bir amatörün yenilgisi, bozguna uğrayışı bu.

Belki bu kaçan balıktan çok daha iri sazanları yakaladım, ya da kaçırdım bu sularda geçen yıllarda ama bu sahneyi hayatım boyunca hiç silemedim gözümün önünden desem yalan olmaz. Titreyen ellerimi ve yaÅŸadığım o büyük heyecanı kolay kolay unutabileceÄŸimi de sanmıyorum. Å?imdilerde kaçırdığım balıklara sevindigim bile oluyor, ama bu anıyı Porsuk Barajı yıllarından, Çanakkıran’dan ve 16 yaşındaki bir gencin yaÅŸadığını düşünürseniz, tepkisini haklı bile bulabilirsiniz. Her sazan avının ayrı bir heyecanı ve farklı bir özelliÄŸi olduÄŸundan, amatörün her avdan bazı ÅŸeyler öğrenebildiÄŸini söylemek de yanlış olmaz. Bu anı bana bir sazan amatörünün olta ve yem seçiminin hedeflediÄŸi amaç doÄŸrultusunda olmasının önemini bir kere daha öğretmiÅŸ, tatlı suların bu güçlü balığı ile ÅŸaka olmayacağını net bir ÅŸekilde göstermiÅŸtir. EÄŸer sazan amatörü, iri sazan çıkan bir alanda avlanıyorsa herhangi bir hayal kırıklığı yaÅŸamamak için takımlarını ve kullandığı yemi bu amaca hizmet edecek nitelikte belirlemelidir. Çünkü hedeflediÄŸimiz balığın ÅŸaka götüren bir yanı, ciddiye alınmayacak bir tarafı yoktur. EÄŸer tatlı suların bu en güçlü yaratığı ile ÅŸakalaşıyorsanız, canınızın yanmasına hazır olmalısınız.

Hoşçakalın sevgili dostlar.
http://img233.imageshack.us/img233/9080/ayrcalk3lu1.jpg

SCHUMACHER SÜTÇÜ, İNGİLİZ ÇOBAN, YARMA VE UÅ?AÄ?I...

Göletin daha tam uyanmadığı saatlerde ve henüz sabah sisinin bulanıklığı varken kuytularda, göletin yanındaki yoldan geçiyor süt toplama kamyoneti, sürücüsü çılgın. Hem de bir trafik canavarı sürati ile ve bir süt toplama yarışmasına süt yetiştirircesine, tam gaz. Belki de hayaliydi sürücünün hep bir Formula pilotu olmak ya da Schumacher olmak belki de ama kader onu bir süt kamyonetine mahkum etti, kim bilir? Çoktan yitip gitti gözden Schumacher sütçü, bir karga sürüsü yolun kenarından kıyıya süzülüyor, daha yükseklerde bir yaban ördeği sürüsü sabah yemlenmesine çıkmış olmalılar, kanat kırıyorlar göletin çayır kısımlarına doğru, oltalar sessiz, daha uyku sürüyor, mahmur.

Sıra karşı derenin üzerindeki ağılda geceleyen koyunların dere aÅŸağı hızlı devinimlerine ve çobanın, koyun çanlarıyla karışık seslerine geliyor artık. “Hoo, haa, cavıra bak ya, hoo!!” Sabah sessizliÄŸine karışıyor erkenci çobanın aÅŸağı yukarı koÅŸturan görüntüsü uzaktan, kıyı boyunca sürdüğü koyunları arka taraftaki anızlara yayacak belli niyeti, aceleci. Kim bilir kaçıncı kez geçiyor aynı kıyıdan, selam vererek amatörlere “Rastgele hemÅŸerim!”. Kibar amatörler de onu selamlıyorlar “Eyvallah, sana da kolay gelsin!” Belki de muhabbet arayan amatörler olacak içlerinde “Merhaba, köyün sürüsü mü bu?” Çobanın derdi biran önce yaymak koyunu meraya, yanıtlayacak amatörü, meÅŸgul “Hoo, Haa, Evet, abey, köyün!!” Aslında soran da yanıtlayan da farkında muhabbetin geyik olduÄŸunu ama usüldendir, selamsız geçilmez doÄŸada dostlar, samimi. EÄŸer çoban yarma olsaydı “Sana ne, satın mı alacan sürüyü!!” diye de diklenebilirdi, alaycı. Ama yapmaz bizim doÄŸa dostlarımız öyle, yabanın raconu vardır, insanlar dost, muhabbetler tatlı olur, çam sakızı.

Boynunda tek kırması çapraz asılı, omzunda heybesi ve elinde olmazsa olmaz sopası, çoban deÄŸneÄŸi ile tipik bir görüntüdür çobanın ki aslında. Her sabah ve hep aynı saatte, kıyı boyunca amatörleri görür orada. Görür de ne düşünür aslında içinden o bilinmez çoÄŸu kez. Belki bir acıma geçer yüreÄŸinden “Len, dün de kimse balık tutamadıydı buradan, bugün de bu salaklar konmuÅŸ kıyıya, yine tutamadan gidecekler belli!!” Belki de imrenir, biraz kıskanır onları, iç geçirerek “Ah ulen be, bunlar gibi benim de keyfim gıcır olacaktı, böyle yan gelip yatacaktım suyun kenarında, iÅŸ yok, güç yok, balık peÅŸinde! Belki de internete, forumlara filan takılırdım, akıl verirdim balıkçılara ‘İngiliz balıkçılar şöyle yaparlar’, filan derdim, ah parasızlığın gözü kör olsun!” diye mi düşünür içinden her gün defalarca selamlaÅŸtığı amatörlerin yanından geçip giderken.

Sabah serinliÄŸi hala sürüyor, güneÅŸin henüz hükmü yok bu kıyıda, oltalar, çantalar, takımlar hepsi nemli, çiÄŸ kokuyor, göl kokuyor ortam, doÄŸa. Schumacher sütçü vardı mı ki köye, takla atmadan? Koyun sesleri de artık uzaklarda kaldı, İngiliz çoban görünmüyor artık. Bir su çulluÄŸu geçti, zıpkın gibi, oltaların açığından, bir angut sürüsü havalanmış, sesleri karıştı sabah konserine doÄŸanın, BaÅŸka bir gürültü doÄŸuyor ÅŸimdi yine yol tarafından. Köyün yolcu minibüsü bu, bir araçtan ziyade tarihi eser niteliÄŸinde bir taşıt. Çünkü aracın çıkardığı ses ile aldığı yol ters orantılı. Hurdaya ayrılma yaşını çoktan geçirmiÅŸ bu antika minibüsün sürücüsü ne kadar gaz verirse versin aracın sürati aynı kalıyor ama çıkardığı sesler tüm göl halkını uyandırıyor, sanki. Bir uyandırma servisi gibi görev üstlenmiÅŸ bu araç bol gürültü ve mesafe sıfır yaklaşımı ile ilerlemeye çalışırken bir yandan da kıyıdaki amatörlere selam vermeyi ihmal etmiyor, kornayla. Aynı minibüs yarım saat sonra köyden aldığı yolcularla geri dönerken gürültüsünü daha da arttırmış bir biçimde seyrediyor ama hız hep aynı. Ne büyük tezat var aslında Schumacher sütçü ile bu “Uyandırma minibüsü” sürücüsü arasında, biri durmak bilmiyor öbürü ise gitmek.

Oltaları yemlemek lazım, ümitli saatler yaklaşıyor. Yem torbasını alıp burundaki oltalara doÄŸru yöneliyorum, kedi adımlarla, avcıyım artık, balıkçı. Son oltaların açığından bir balıkçıl kalkıyor benim görüntüme, isteksiz. Belki de kızıyor bana, “Tam sabah yemlenmesi yapıyordum ÅŸurada, bu da nereden çıktı!” dercesine fazla uzaklaÅŸmadan yeniden konuyor biraz ileri ama gözü bende, tedirgin. Yiyecek bir ÅŸeyler bulmuÅŸ olmalı buralarda, terk etmek istemiyor avlağı. Belki de hala söyleniyor bana için için “Ne kurcalıyorsun ÅŸu oltaları, baksana vuran eden yok iÅŸte! Balık vursa kamış sallanır, bir ÅŸey olur, senden baÅŸka var mı buralarda beni rahatsız eden? Git çay demle, bir ÅŸeyler yap, biz de ÅŸurada ağız tadıyla yemlenelim!!” diyor belki de, asabi.

İlk oltayı çektim, yemlerini tazeledim, aklıma balıkçılın kurgusu geldi, hayvan haklı mıdır nedir, vuran eden olmamış yemlere hiç! Bir sazan atlıyor ortadaki yosun kümesinin yakınlarında, uzaktan köpek sesleri yankılanıyor, çoban köpekleri, belki de bizim İngiliz çobanın. Sütçü Schumacher hala dönmedi, köyde süt mü yoktur nedir, yoksa başına bir şey mi geldi?

Karşı kıyıya bir amatör grubu geldi, arabadan iniyorlar. Arada epey mesafe var, ne yaptıkları pek belli olmuyor, zaten daha hala sabah sisinin bulanıklığı var açıklarda. Sesleri geliyor, suda yankılanarak, net deÄŸil ama kapanan araba kapıları daha belirgin. Hepsi malzemeleri alıp su kıyısında bir yer kapma telaşında gibi görünüyorlar, bir iki kiÅŸi çoktan suyun kenarına indi bile. Birisi sesleniyor arabanın yanındakilere “Aliii, yem torbasını getir len, benim çantayı da al, çabuk len!!” sessizlik.. İçimden “Oha!” dememek için tüm kibarlığımı toplamaya çalışıyorum, sabah, sabah. Arada büyük mesafe var, görüntüleri net deÄŸil ama sesleri bana kadar ulaşıyor, gecikmeli de olsa. Suyun kenarından seslenen “Yarma!” belli ki bu iÅŸi bilen geçinenlerden biri. Arabanın yanındaki Ali midir nedir o ise uÅŸak filan gibi bir ÅŸey olmalı, bu gölete, belki de “Yarma”ya hizmet etmesi için getirilmiÅŸ biri, yani getir-götür iÅŸlerine bakacak herhalde! Yoksa hiçbir dostluk, böylesi bir hitabı ve muhabbeti kaldırmaz gibi görünüyor bu mesafeden. Yok, yok arkadaÅŸ filan olamaz bunlar.

Kendi iÅŸime bakayım ya, sana ne elalemin muhabbeti diyorum, oltalarla uÄŸraÅŸmaya baÅŸlıyorum ama kulak bu iÅŸte duyuyor inadına. Yoksa “Yarma”nın akrabası filan mı acaba bu emir eri konumundaki kiÅŸi diye yine düşünceler takılıyor kafama. Bir karabatak geçiyor aradan, ama mesafeli, telaşından belli, bildiÄŸi bir yere gidiyor, yiyecek derdinde olmalı. Oltaların üzeri tamamen ıslanmış çiÄŸden, birazdan güneÅŸ ısıtınca kuruyacaklar nasıl olsa, güneÅŸ daha nazlı. Yine karşıdan sesler geliyor, uÅŸak mıdır, nedir çözemediÄŸim kiÅŸi sesleniyor aÅŸağıdaki “Yarma”ya “Bulamadım abi, yem torbasını nereye koydun?” AÅŸağıdan yanıt geliyor “Ulan ne salak adamsın ya, su bidonunun yanına baksana len, biiiip!” Deminden beri tanımadığım birine “Yarma” dediÄŸim için acaba ayıp mı oldu diye içim içime sığmazken, “Yarma” nın verdiÄŸi yanıt ve sonuna eklediÄŸi küfür ne yazık ki onun “Yarma”lığını tescilliyor sanki, hatta öteye bile geçiyor denebilir, “Duble Yarma” bu, yazık, içim acıyor.

Karşıdaki grup kibar! paylaşımlarını sanki göletteki tek insanlar onlarmışcasına pervasızca sürdürürken gözüm çocukların yattığı çadıra iliÅŸti. Sanki içeride bir hareketlenme oldu, acaba üstleri mi açıldı diye tam düşünmeye baÅŸlarken küçük oÄŸlanın ince sesini duyuyorum. “Babaaa!”, biraz da merakla “Efendim oÄŸlum, buradayım diye seslendim.” OÄŸlan yanıtladı “Tuvaletim geldi!” “Tamam sana ayakkabılarını getireyim sen çıkma dışarı, soÄŸuk dışarısı” Yem torbasını oltaların yanına bıraktım, ayakkabılarını giydirmek için çadırı açtım, oÄŸlan yarı uykulu yineledi, “Tuvaletim geldi!” “Tamam oÄŸlum gelmiÅŸtir, genelde bu saatte gelir o! Aslında tam oltaya balık vurduÄŸunda gelir ama bugün erken gelmiÅŸ!” diye sürdürdüm, takılarak. Anlamadı, “Efendim?” diye sordu. “BoÅŸver canım, saçmalıyorum iÅŸte.” diye bitirdim. “Balık tuttun mu baba?” diye sordu oÄŸlan, meraklı. “Tutamadım oÄŸlum.” diye yanıtladım. “KeÅŸke tutsaydın!” diye söylendi, içten biraz da üzgün. “Üzülme oÄŸlum, balık nasıl olsa tutarız, merak etme!” dedim, pantolonunu düzeltirken, “Zaten balık tutmak o kadar önemli deÄŸil ki, bak burada beraber eÄŸleniyoruz, kamp yapıyoruz, ateÅŸ yakıyoruz, dün top bile oynamadık mı?” “Evet çok güzeldi baba, bugün de oynar mıyız?” “EÄŸer istersen oynarız, oÄŸlum!” dedim. “YaÅŸasın.” dedi, yeniden çadıra girip uyku tulumuna kıvrıldı. Üzerini sıkıca örttüm, huzurlu.

Oltaları yeniden yemledim, sabah serini yavaÅŸ yavaÅŸ yerini güneÅŸin sıcaklığına bırakmaya baÅŸladı, artık çimenlerin üzerindeki su tanecikleri güneÅŸle tanışmaya ve renk oyunları yapmaya baÅŸlamışlardı. Bu doyumsuz güzelliÄŸi hiçbir ÅŸey bozmamalı diye düşündüm. Uzaklardan bir araba sesi geldi, Schumacher mi, yine bir koyun çanı meradan İngiliz çoban. Amatörlerin sesleri yankılanıyor kıyıda “Yarma ve UÅŸağı” mı acaba? Artık beni ilgilendirmiyor çünkü bir sazan amatörü olmanın ayrıcalığı güneÅŸle, doÄŸayla ve göletle yeniden hissedilir oldu. Artık ortamda avcı var, sazan amatörü var ve güzellikler var. Hemde gerçek amatörlerce binlerce yıldır yaÅŸanan güzellikler, doÄŸa, sevgi ve saygı ile ÅŸekillenmiÅŸ doyasıya yaÅŸanması gereken onurlu, erdemli, kibar ve amatörce güzellikler bunlar, gerçek.

Hoşçakalın Sevgili Sazancılar…
http://img88.imageshack.us/img88/9804/ayrcalk4az2.jpg

KARANLIÄ?IN SAKİNLERİ...

Sazan peşinde bir sürü gece geçirdim çeşitli sularda ama bu gece bir karanlık yarışması yapılsa kesinlikle dereceye girecek derecede zifir siyahı. Belki de tek başıma olmaktan kaynaklanan bir ürperti ama gerçekten de korkutucu bir siyahlık var nehrin kenarında. Koyu karanlığın ıssızlığı ve yalnızlığı daha da arttırdığını öğreniyorum gündüzü son derece güzel olan bu akarın kenarında. Sessiz bir siyah sarmış her yanı, sadece yakınımdaki hasır otlarının ve kırılmış kamışların arada bir artan rüzgarla sallanışları fark ediliyor, belli belirsiz.

Belki yabanın sakinleri uyuyor gibi ama biliyorum burada yalnız olmadığımı. Böylesine karanlık bir gecede nehrin tek hakimi olan balıkçı kaçkını, karanlıkla dost, fırsatçı ve güçlü yaratıklar var yakınlarımda, hissedebiliyorum. Göremiyorum onları ama yakınlarda, hem de çok yakınımda olduklarını biliyorum amatör içgüdüsüyle, pusudalar sanki. Bu ürkütücü gecede, nehrin oldukça derin olan bu bölgesinde bu tanıma en çok uyan neredeyse tek yaratık var ıssızlığı seven, onu da ben biliyorum bütün amatörler gibi.

Zifiri karanlık, arada bir kamışların arasından gelen şapırtılarla da bölünüyor. Bir sakarmeke ya da saz tavuğu gürültüsü olabilir ama ya oysa! Oltaların yerleri, eğretilere taktığım ziller ve kıyıdaki kamış köklerine nasıl bağlı oldukları geçti gözümün önünden, rahatladım. Karanlıkla bütünleşen bulutları zar zor seçebiliyorum karşıdaki köyün ışıklarının gökyüzüne yükselen şavkında. Kar yağar mı acaba? Keşke hava durumunu iyice öğrenseydim gelmeden önce, pişmanlık. Havanın bulutlu olması belki karanlığın asıl sebebi ama soğuğun şiddetini de azaltıyorlar bulutlar, yine de ürperti artıyor her saniye, nedeni soğuk olmasa da.

Bazen arabanın yanındaki, seyyar lambanın aydınlattığı bölümde oturuyor, kimi zaman da suyun iyice kıyısına gidip karanlıkta nehrin sesini dinliyorum. Suyun kıyısında durduğum anlarda arada bir şiddetlenen rüzgarla sallanan lambanın ışığı kamışların arasından bana kadar ulaşıyor, gölge oyunları yaratıyor ıssız gecede. Kötü! Işığı ben görüyorsam o da görür, sevmez aydınlığı, karanlıkla dosttur o, önlem almalı. Lambanın etrafına bir şeyler sarmak için döndüm arabanın yanına. ışığın suya düşmesi hiç de iyi değil, karartma yapmak lazım, yeterince karanlık değilmiş gibi.

Biraz gazete parçası sardım seyyarın etrafına, artık sadece arabanın yanını ve önünü aydınlatıyor, iyi. Saate bakmak için eğildim ışığa doğru. Saçmalığa bak, etrafı karart sonra da saate bakmak için iki büklüm ol ışığın altına doğru, saat 23:00. Gece yarısının en ümitli saatleri başlayacak yakında, ve o kendini daha da güvende hissedecek, binlerce yıldır yemlendiği yerlerde ve karanlıkta. Yine arttı sessizlik ve karanlık ama üşümüyorum nedense. Bir kurbağa sesi geldi kıyıdan, çıkmıştır karaya bu saatte, su tehlikeli onun için artık yayınlar bırakmaz peşini. Bir mekenin çığlığı yankılandı nehrin karşı kıyısındaki kamışların arasında, uyumaz mı bu hayvanlar, bu saatte? Nehrin uzaktaki bir noktasında iri bir balık atladı sanki. Orasının daha ıssız olduğunu nasıl hisseder bu hayvanlar, burada davul çalmıyorum ki. Ama beklemeli, daha sessiz, daha karanlık beklemeli, gerekirse kamış olmalı, yosun olmalı, burada yokmuşum ve hiç olmamışım gibi beklemeli, çünkü o hisseder.

Daha yakından bir atlama sesi! Bu o... Adeta devrildi suyun üzerinde. Onların farklı bir atlayışı vardır, karanlıkta bile olsanız, hiçbir ÅŸekilde onu görmeseniz bile iri olduÄŸunu anlarsınız atlayanın. Suyun üzerine adeta bir kaya düşmesi gibi heybetli bir sestir, büyük bir gürültüdür, tarif edilemez, sadece karanlıkta yankılanır verdiÄŸi mesaj. “Ben buradayım, her zamanki gibi yemleniyorum, senin oltaların bana vız gelir, onları koparıp, hepsini dağıtmaya geldim, çünkü ben buraların en güçlüsüyüm!” biçiminde bir meydan okumadır, anlayana. Öylesine bir ses deÄŸildir bu! Bu ses onun özgürlük ifadesi, bir baÅŸkaldırı ya da baÅŸka bir deyiÅŸle güç göstergesidir. Daha da ürpertici olanı benim oltalarımı koparacak bir gücün oralarda dolaÅŸtığı mesajıdır bu. EÄŸer öyleyse…! Biran için zillerin sesinin buraya kadar ulaÅŸamayacağı düşüncesi bulandırıyor zihnimi. Gidip bir baksam mı acaba? Oltaların başına her gidiÅŸ gürültü demek, ışık demek, kısacası insan demek oralarda. Olmaz! benim yok olmam lazım, karanlık, ve buhar olmam lazım havada.

Sudan buhar çıkmaya başladı sanki, ceketimi giydim. Bir puhu kuşu öttü, arkadaki kayalıkların civarında. O da yemleniyor olmalı, belki de bir tarla faresini kaçırdı, sinirinden bağırıyor karanlıkta. Vazgeçiyorum, oltaları dolaşma fikrimden. Nasıl olsa duyarım buradan zilleri diyerek biraz daha yaklaştım suyun kıyısına. Saat kaç oldu acaba? Gece yarısını geçmiş olmalı, tedirgin saatler. Yine derin bir sessizlik oluştu ama nehir canlı bunu görmek gerekmiyor. Gecenin ayazı iyiden iyiye hissedilmeye başladı, arabaya girip kaloriferi mı çalıştırsam? Hayır, bu asla iyi bir fikir değil, çünkü hem gürültü olacak hem de bu arada vuracak bir balığı duymayacağım. Geceyle öylesine bütünleştiğimi hissediyorum ki bir insan varlığını hissettirecek her şeyden kaçınıyorum artık bir gölge oldum.

Bir zil sesi, hem de deminki balığın atladığı yerde. En saÄŸlam oltamın olduÄŸu yerdeki zil bu, bittin sen! Artık benimsin, seni yendim. Gölge oldum, sizden biri oldum, su oldum seni yendim. Belki aç gözlülüğüne, belki de kendine fazla güvenmene yenildin iÅŸte. Binlerce yıldır seni yenen diÄŸer amatörler gibi ben de yendim seni. Artık karanlık fazla ürkütücü deÄŸil, soÄŸuksa hiç kalmadı neredeyse. Eski bir dosta kavuÅŸmanın mutluluÄŸu sardı her yanı. Å?imdi bir çok amatörle beraberim sanki bu karanlık gecede ve bu ıssız nehirde. ArkadaÅŸların atlamayı sürdürecek tüm heybetleriyle karanlık kuytularda, tedirgin ve sessiz yaklaÅŸacaklar bir baÅŸka sazan amatörünün oltasına, benim gibi, buhar olmuÅŸ, karanlık olmuÅŸ ve gece olmuÅŸ bir baÅŸka amatörün oltasına. Issız, sessiz, karanlık ve soÄŸuk bir gecede, nehrin bir baÅŸka kuytusunda.

Hoşçakalın sevgili sazancılar…
http://img88.imageshack.us/img88/391/ayrcalk6jf4.jpg

YAÅ?AMIN İÇİNDE SAZAN...

Bayiden gazeteleri alırken bir paket de yedek pil aldım fenerler için. DoÄŸrusu, suyun kenarında karanlıkta kalmak en son yaÅŸamak isteyeceÄŸim ÅŸeydi yarın. Karanlık deyince aklıma geldi mehtabın durumu. Acaba yarın gece ay karanlığı var mı? Karanlık geceyi sever sazan, rahat durmaz, koparacak olta, üzecek amatör arar mehtabın olmadığı gecelerde, sığ sularda, sessiz ve acımasız. “Paranın üzerini alacak mısınız?” dedi kasiyer aniden. “Pardon, dalmışım!” dedim utanarak. Evdeki ay takvimine bakmam lazım diye düşündüm yeniden arabaya binerken.

Hava açık, pırıl, pırıl bir güneş var gökyüzünde. Pek iyi bir işaret değil bu, böyle havaları sevmez, kötü hava ister sazan canavarı. Gerçi rüzgar fena değil gibi. Demiryolu geçidine varmadan arabayı durdurdum ve indim arabadan, sanki bir şeye bakacakmışım gibi, asıl amacım rüzgarı kontrol etmek. Rüzgar batı yönlü, şiddetli değil. Gözümün önüne yarın avlanacağımız gölet geliyor, doğu yönündeki iki koy ile aralarındaki küçük çıkıntılar güzel alır batı rüzgarını, cepheden. Atacağım oltalar bile canlandı gözümde, rüzgarla sallanışları heyecan verici, ümitli. Yeniden bindim arabaya, okula doğru yola koyuldum, gözümde sazanlar, hep iri.

Bugün dört saat ders var okulda. İyi ki önceden hazırlamışım derste işlenecek materyalleri, yoksa bu kafayla hazırlamam zor, yarın balık var, sazan. Dersten sonra solucan aramam lazım okulun arka tarafındaki kanalın kenarında. Yoksa son dersi blok yapıp erken mi çıksam? Kısa çizmeler için bagaja bakmak gerekiyor, bu kıyafetlerle solucan bulmaya çalışmak rahat olmuyor. Artık, okulda bakarım bagaja diyerek hızlandım yolda.

Keşke durduğumda bagaja baksaydım çizmeler için diye düşündüm ana kapıdan girerken. Bir iki arkadaşa selam verdim okulun önüne arabayı park ederken, yarın akşam bir yerlerde buluşuyorlarmış, davet. Özür diledim onlardan, acil bir işim çıktığını katılamayacağımı söyledim, yalan, sazandayım yarın, kuzularla buluşacağım. Bagajı açtım. Çizmeler yerinde, iyi. Bu malzeme çantası ne arıyor burada ki? Evet, hatırladım, bazı malzemeler satın alacağım av bayiinden, eve dönerken. Küçük fırdöndü ve kurşun almam lazım acilen, eksik malzemesi olan amatörlerin ne hale düştüğünü çok iyi hatırlarım, acınası.

Gözüm dalıyor derste arada bir, pencereden dışarı. Kavakların yaprakları sallanıyor sertçe, iyi bu çok iyi, dalgalar ÅŸimdi dövüyor koyun dibini, gezinir oralarda hissettirmeden, kuzu. DeÄŸiÅŸir mi rüzgar acaba yarına kadar? Hayır, deÄŸiÅŸmemeli, biraz daha direnmeli aynı yönde, sadece bir gün, bir gün daha dayanmalı. Ah, ÅŸimdi orada olmak vardı, tam koyun burnunda, sessiz, kararlı ve sazanlara yakın, sabır. Å?u solucan iÅŸi de uzun sürmezse, hemen gidip eksikleri tamamlayacağım, fırdöndü ve neydi? Hatırlamaya çalışırken, bir arkadaşım geldi yanıma, dalgın olduÄŸumu söyledi. Alınmalı mıydım? Hayır, çünkü dalgınım, koyun dibinde gözlerim, derinlerde ve sonra sığlarda, bir kuyruk, bir yüzgeç ve bir sarı, altın sarısı, parlak.

Dersten sonra hemen fırladım solucan aramaya, havanın kararmasına daha çok var. Okulun diğer kapısından çıktım çünkü kanala en yakın yer orası. Arabayı park ederken ağacın altına, fark ettim, benden önce de birileri solucan aramış buralarda, izleri taze. Belki onlar da sazan amatörü. Nereye gidiyorlar acaba? Yarın balığa giden çoksa, yer bulamama gibi bir durum oluşabilir mi? Bu düşünceler solucan aramamı hızlandırdı sanki, hemen çizmeleri çıkartıp arabaya atladım, şehirdeyim.

Ben dükkana girdiÄŸimde benden önce gelmiÅŸ birileri de malzeme alıyorlardı. Kendi aralarında konuÅŸurlarken ister istemez kulak misafiri oldum. “Geçen hafta bizim arkadaÅŸlar gitmiÅŸler oraya abi, tık dememiÅŸ balık. Atlayan balık bile görmemiÅŸler valla!” dedi birisi. “Biz geçen hafta öbür göletteydik, tek bir balık bile alamadık iki gün!” diye söze karıştı diÄŸeri. Haberler tatsız, hayal kırıklığı. NeÅŸem kaçtı ama belli etmemeye çalışıyorum, duymazdan geliyorum amatörlerin konuÅŸmalarını, inanmıyor gözümdeki koy ve kuzular onlara, yalan bunlar, sessiz deÄŸillerdi, dikkatli deÄŸillerdi, hissedemediler sazanı, söndüremezler içimdeki heyecanı, çünkü kuzular orada, sessiz, tedbirli, ve sakin, biliyorum.

Hızla eve gelip kalan eşyaları toparlamaya çalışıyorum. Sadece balık malzemesi değil bir sürü de kamp malzemesi, yiyecek ve giyecek var hazırlanması gereken. Ay takvimine baktım bu arada, mehtap yok yarın gece, bu iyi. Hazırladığım eşyaları kapıya yakın bir yere yığmaya başladım. Bir kere de arabaya götürülemeyecek kadar çok eşya var yığında, olsun taşırım, lazım hepsi.

Saati erkenden çalacak şekilde ayarladım, eşyaları hazırlarken. Arada bir balkona çıkıp karanlığa dalıyorum, gökyüzü yıldızlık. Hazırlıklar biraz olsun tamamlanır gibi oldu ama yatağa her uzanışımda alınması gereken başka bir şey geliyor aklıma. Yeniden uzanıyorum yatağa, gözümde sazanlar, çalan ziller, bükülen kamışlar ve tabiatın doyumsuz güzelliği canlanıyor, resim gibi, bir tablo gibi. Bir o oltaya, bir bu oltaya koşuyorum heyecan içinde, bir sürü balık tutuyorum ama daha evdeyim, rüya ama gerçek, ben çoktan balıktayım sanki.

Belki balık tatsız olacak ve hiç vurmayacak ama ben sazan peşinde koşuyor olacağım. Belki yer değiştirmelerden ve oltalarla uğraşmaktan yorgun düşecek, perişan olacağım ama su kıyısında olacağım. Belki dönerken hiç balık tutamamış olmaktan canım sıkılacak ama gözüm, gönlüm, hayalim ve ümidim hep diğer koyda ya da karşıki burunda olacak. Belki önümüzdeki haftayı diğer koydaki ya da karşıki burundaki iri sazanları hayal ederek geçireceğim ama beklentim hiç azalmayacak. Belki gelecek hafta ya da önümüzdeki ay da oradan hiç balık tutamayacağım ama kalbimde hiç bitmeyen bir heyecan ve tutku, içimde de hiç sönmeyen bir sevda olacak. Ancak bir sazan amatörünün anlayabileceği ya da paylaşabileceği bir heyecan ya da tutkudur bu öyle sadece balığın yakalandığı zamana sığmaz, yürek ister, gönül ister sazan amatörlüğü, ava gitmeden yaşamayı, balık yakalamadan balık kokmayı ister. Doyumsuz.

Hoşçakalın sevgili sazancılar.
http://img147.imageshack.us/img147/6821/sazanres1je9.jpg

SAZANIN GÖZÜNDEN...

Onu daha önce hiç görmemiştim bu göletin kenarında, farklıydı her haliyle. Arabasını yolun kenarına park etmiş, dürbünle aşağıya bu taraflara doğru bakıyor, sanki bildik bir şeyler arıyordu, meraklı ama sakin. Yukarıdan yine bir balıkçı arabası geçti, aceleci. Kayaların oraya gidiyorlardı yine yazık, çok yazık! Yukarıdan bir ördek sürüsü geçti, koyun içinde oynaşan mekelerin kanat sesleri ulaştı buralara kadar, sırdaşlarım.

Arabasına bindi, dar bir patikadan koyun ucuna kadar yaklaÅŸtı. Koydaki mekeler kaçıştılar açığa, iki de ördek kalktı koyun sığlıklarından, tedirgindiler. Oysa o yine sakindi arabadan indiÄŸinde, kararlı ve korkutucu bir sakinlik bu, ürpertici. Yine bu tarafa doÄŸru bakıyor, sanki olta atmaya hiç niyeti yokmuÅŸ gibi yabanı koklamaya çalışıyordu. İşi bilen bir görüntüsü vardı, “Ben böyle ne göletler gördüm, yabancısı deÄŸilim buraların…” der gibi ağır devinimlerle yaklaÅŸmıştı buruna doÄŸru. İki kız kuÅŸu geçti açıktan, suyun üzeri titreÅŸti hafif meltemle, sıcak.

Koyun alt tarafındaki adacığa doÄŸru ilerlerken birden durdu bizim hizamızda. Bizi fark etmiÅŸ olabilir miydi? Ürperdim bir an, korku. Bağırdım hemen çocuklara “Kesin sesinizi! Hareket etmeyin!” Nefes bile almadık, o an, bekledik sessizce. Önümüzdeki yosunların derinliÄŸe açılan kısmındaydık, bizi görmesi olanaksızdı. Ama hissediyordum onun varlığını, onun da bizim varlığımızı hissettiÄŸinden emindim. Etrafta kimse kalmamıştı, ne bir balıkçıl, ne bir karabatak, ne de bir meke, korku vardı ortama hakim ve artan endiÅŸe.
Üstünde kısa bir yelek, ayağında haki renk bir pantolon ve kısa balıkçı çizmeleri vardı. O çizmelerle nasıl bu kadar sessiz yürüyebiliyordu? Gözlerini fark ettim bir an, keskin ve delici bakışlarla bütünleşmiş bir yaban adamı, şahin gibi, kartal gibi, ölüm gibiydi sanki. Gençlerden biri fırladı yukarıya, devrilip düştü, yeniden suya. Suyun üzerinde yarattığı dalgalar bulandırdı görüntüyü bir an. Gençlik işte! Tedbirsiz..

Ne kadar kaldı kıyıda bilmiyorum ama birden yok oldu. Kaya oldu, çalı oldu, taş oldu ama yoktu artık kıyıda, neden ki? Bir karga geldi aynı noktaya şimdi, koyu bir kuzgun. İri gagasıyla bir şeyler karıştırdı kıyıda. Bir kerevit geçti yanımdaki kayanın arkasından, hızlı adımlarla, koştururcasına. Yosunların kuytusundaki alanda bir sürü gümüş toplanmış, güneşin tadını çıkarıyorlar sanki. Bir sürü kızılkanat geldi kıyıdan, yosunlara sürünerek geçtiler önümden, yeniden kıyıya yöneldiler, yem peşinde. Sıcağı hissedebiliyorum bu kuytuda bile, dal kımıldamıyor dışarıda, esinti iyice kesilmiş.

“Ben size söylemedim mi, bu da gider ÅŸimdi kayaların oraya!” diye söylendi gençlerden biri. “Bugün bayram yeri kayalıklar, zavallılar, çok beklerler!” diye ekledi diÄŸeri kanat yüzgeçlerini açarak. Sıcak yüzünden kimsede yemlenecek hal yoktu, bungun bir hal vardı ortamda. Ama benim tedirginliÄŸim geçmemiÅŸti hala. Bu yabancı farklıydı, gitmezdi herkesin olduÄŸu yere, biliyordum, çaresizce..

Suyun yüzünde hafif bir çırpıntı oluştu, kuzey yönlü bir esinti havalandırdı yüzeyi sanki. Ama dostlarım yoktu kıyıda hala. Sanki o yabancının kokusu sinmişti ortama, ne bir ördek ne de bir karabatak yüzüyordu yakınlarda. Yosunların ön tarafına, kıyıya doğru yaklaştım etrafı daha net görebilmek için. Çok aç değildim zaten ama yol üzerinde gördüğüm bir mısır mis gibi kokmuştu burnuma, taze ve çok lezzetli göründü gözüme birden. Eğildim ve onu yavaşça kokladım. Enfesti, yavaşca dokundum ve dudaklarımın arasına aldım onu, hissetmek istedim onun hayalimdeki tadını. Hatta birden sahiplendim onu, başka kimse gelmeden zevkine dalayım bu ziyafetin istedim, bencilce.

Son hatırladığım dudaklarımda bir acı ile dehşetli bir mücadele içinde olduğumdu. Tüm gücümle asılıyordum açığa ama bırakmıyordu bir güç beni dudaklarımdan kavramış, güçlü. Yosunların arasına daldım, açığa yöneldim, hatta kayalara bile sürtündüm bu savaşta, umutsuz. Yavaş yavaş tükendiğimi ve kıyıya yaklaştığımı hissettim, istemeden de olsa.

Sonrasında onu yeniden gördüm kıyıda, beni elinde tutuyor ve gözlerimin içine bakıyordu aynı ÅŸahin gözlerle, ama delici deÄŸil mutlu ve sevecen. Sanki bir dostuna kavuÅŸmuÅŸ edası vardı gözlerinde. “Ne kadar da yaÅŸlıymış!” diye düşündüm yakından görünce onu. Gözlerinin kenarlarındaki çizgiler ve yüzündeki buruÅŸukluklar ortaya koyuyordu onun yaÅŸlılığını. Belki birazdan bir daha ne onu ne de bir baÅŸka dostumu göremeyecektim canlı gözlerle ama onun gözündeki mutluluÄŸu, kalbindeki sıcaklığı ve bana olan saygısını hissetmiÅŸtim, derinden.

Üzülmedim savaşı kaybettiÄŸime desem yalan olur, nice savaÅŸları kazandıktan sonra. Ama bir ustaya, bir dosta, kısacası gerçek bir sazan amatörüne teslim olmaktan da gurur duydum gözlerimi ebediyete kapamadan önce. Bir balıkçıl geçti yakınlardan, bir genç atladı yosunların arkasında, bir ördeÄŸin kanat sesleri ve bir göz çarptı gözüme, inanamadım o göze, yeniden baktım, son defa baktım, benim kadar üzgün, benden daha acılı bir göz, kenarında çizgiler…

Hoşçakalın Sazancı Dostlar...

AteÅŸDalyan
19-05-08, 03:51
SOÄ?UK YILDIRSAYDI AYRICALIKLI OLMAZDI SAZAN AMATÖRÜ...

Bir sazan amatörü, avlandığı ortamın yaşayan özellikleri olduğunu, kendine özgü bir karakteri ve sesi olduğunu, içinde bulunduğu yabanın kendisiyle bazen sakin ve neşeli, bazen ise sert ve ciddi tonlarda konuştuğunu iyi bilendir. Gerçek bir sazan amatörü, doğal koşullardan kaynaklanan çeşitli rahatsızlıklar ve zorlukları yaşarken balığın vurmamasından, yorgunluktan ve uykusuzluktan yakınabilir, hatta iklimsel şartların balık tutma arzusunu örseleyen, amatörü canından bezdiren, donmuş parmaklarını cebinden çıkartmayan özellikleri de olabilir.

http://img244.imageshack.us/img244/9384/sazanposter1nm8.jpg

Kıyıları buz tutmaya başlayan bir gölette, arabasının camlarının buzla kaplandığı saatlerde ve güneşin kendisini bile ısıtamadığı koşullarda, sıcak bir soba ya da buharlı bir banyonun hayallerini zorladığı anlar yaşayabilir. Bu sularda harcadığı onca zaman, aşığı olduğu balığı elde etmek için mücadelenin sadece bilgi ve sezgi bağlamında sürmeyeceğini, yakılan bir ateş başında başka çetin şartlarla da boğuşma anlamına geldiğini öğretmiştir sazan amatörüne. Bir dalga gibi gittikçe artan soğuğa, yağmurdan ya da kardan ıslanan parmaklarının sızısına eklenen sert bir rüzgarın yüzünü ısırmasına rağmen onu oltalarının başına kilitleyen bir şey vardır aslında. Bu tutulacak birkaç balıkla açıklanamayan bir şey olmalıdır çünkü balık yakaladıktan sonra da sürer çoğu kez. Bu şey o kadar güçlüdür ki ne sabahın ayazında ne de gecenin soğuğunda bırakır amatörün yakasını. Ne ertesi gün, ne de ertesi hafta azalır, ne sonraki yıl ne de kırk yıl sonra eksilir.

http://img244.imageshack.us/img244/3511/sazanposter2uk7.jpg

Bu ÅŸey sazan amatörü olmanın ayrıcalığıdır ve bunu çoÄŸu amatör de bilemez. Bu bilinecek bir ÅŸey deÄŸildir çünkü bu bilinmez sadece yaÅŸanır. SoÄŸuktan titrerken, rüzgardan ürperirken, yaÄŸmurdan ıslanırken, oltalar eline yapıştığında, yerdeki çamurlar betonlaÅŸtığında, su bidonun içindeki su donduÄŸunda, günyeli eserken gözlerin yaÅŸardığında, bir bıçağın tenini kestiÄŸini hissettiÄŸin soÄŸukta yaÅŸanır, inançla ve ümitle beslenir, ve o balığın görüntüsünün kazındığı yüreklerde yeÅŸerir, filizlenir ve büyür sazan amatörü olmanın ayrıcalığı….

http://img244.imageshack.us/img244/7954/sazanposter3gy0.jpg

O BİZİM DOSTUMUZDU...

Yarısı suyun içinde kalmış bir ağaç çıkıntısının solunda, oltaların yaklaşık 150-200 metre açığında suyun düşmesi ile ortaya çıkmış bir küçük adacığın üzerindeydi karabatak. Önceleri pek dikkatimizi çekmemiş, siyah bir poşet kalıntısı gibi çarpmıştı gözümüze bu mesafeden, ancak, dürbünle baktığımızda onu daha net görmüş bu yüzden de gözümüze takılmıştı bu yaratık. Belki bu senenin palazı idi, belki de daha ergin bir hayvandı ama o adacığı pek terk etmiyordu. Geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini bilemiyordum, belki avlanmak için başka yerlerde bulunuyordu ama sabah çok erken saatlerde bile onu hep o adacığın üzerinde görüyordum. İnanılmaz derecede temizliğine düşkün bir su canlısı idi. Ne zaman baksam ya gagasıyla tüylerini düzeltiyor, ya da tüylerini kabartıyor, bir şeyler yapıyordu. Sanki o tüyleri tek tek elden geçiriyor, arada bir kafasını kaldırarak etrafı kolaçan ediyor, sonra yeniden gagasını kullanarak, temizlenme mi yoksa süslenme mi ne olduğu kesin olarak bilinemeyen uğraşına geri dönüyordu.

Sabahın erken saatlerini o adacığın üzerinde geçiren bu ilginç su kuşu, saat 08:30 cıvarında da o adacıktan suya inerek avlanmaya başlıyordu. Suya girdiği andan itibaren adacığın üzerindeyken takındığı sakin ve yavaş tavrını birden değiştiriyor, sıkı bir avcı görüntüsüne bürünüyordu. Gümüşlerin peşinden inanılmaz bir hızla dalıyor ve onları tabiatın kendisine verdiği özelliği en etkin biçimde ortaya koyarcasına kovalıyordu. Bazen adacıktan 40-50 metre kadar açılıyor, suyun fazla derinine inmeden kaçan gümüşleri kovalarken de suyun yüzeyine yakın bir torpilin hedefine gidişi misali adeta suyun içinde uzuyor ve koyu renk bir balık görüntüsü alıyordu. Özellikle bazı yaralı ya da şeritli gümüşleri yüzeyden kovalarken adeta etrafı birbirine katıyor, balıkların ani yön değiştirmelerine ise bir jet-ski süratiyle, sular fışkırtarak ayak uyduruyordu. Dikkatimi çeken bir başka husus da karabatağın hedef olarak seçtiği balığa adeta kilitleniyor görüntüsü vermesi idi. O balığı kovalarken daha yakından sıçrayan diğer balıklara hiç bakmıyor, allem edip, kalem edip peşinde olduğu balığı sonunda yakalayabiliyordu. Herhalde peşinden kovalanan balığın da yorulması ona bu fırsatı daha iyi yaratıyordu sanki.

ÇoÄŸu zaman oltaları izlemeyi bile bırakıp bu sevimli yaratığın sabah avını seyrediyordum. Karabatak avlanırken, inanılmaz bir disiplin sergiliyor gibi geliyordu çoÄŸu zaman bana. Saat 08:30’dan saat 09:15’e kadar, ya da bu rakamda beÅŸ on dakikalık sapmalar olabilir, sıkı bir ÅŸekilde avlanıyor, sonrasında yeniden adacığa doÄŸru yaklaşıyordu. Bu av müddetince 8-10 balık yakaladığını sandığım karabatak 09:30’dan itibaren yeniden adacığa çıkıyor ve buradaki rutin hayatına devam ediyordu. Sıcaklığın da artması ile bu saatten sonra rüzgarın geldiÄŸi yöne doÄŸru kanatlarını açarak sabit bir ÅŸekilde, adeta tahnit edilmiÅŸ bir kuÅŸ pozu ile en az yarım saat duruyordu. ÇoÄŸunlukla o saatlerde de bu adacığın olduÄŸu bölgeye 4 karabatak daha geliyordu. Göletin baÅŸka bir bölgesinden geldiÄŸini sandığım bu karabataklar bizim karabatağın adacığına yakın bir yerlere konuyor ama bizimkinden pek bir ilgi görmüyordu. Hatta bazen aralarında ÅŸiddetli kovalamalar oluyor, gürültüler ve sesler çıkıyordu. Ama sonuçta bizim karabatak yine adacığın tek hakimi oluyor ve o gelen karabataklar tekrar geldikleri yöne giderek gözden kayboluyorlardı.

Bir keresinde bizimki uzakta avlanırken adacığa bir gri balıkçıl konmuÅŸtu. O balıkçılı oradan kovmak için avını bırakıp hızla adacığa geri dönmüş ve kendinden oldukça büyük görünen balıkçılı deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde rahatsız ederek adacıktan uçurmuÅŸtu. Karabatağın adacık sevdası benim çok ilgimi çektiÄŸinden adacığa yakın bir çıkıntıya giderek o küçük adacığın üzerini dürbünle en ufak ayrıntısına kadar inceledim ama ne bir yuva ya da ne bir yumurta benzeri bir ÅŸeyler görebildim. Belki de uzun vadede burayı bir aÅŸk adası haline getirmeyi, çoluÄŸunu, çocuÄŸunu burada yetiÅŸtirmeyi umuyor olabilirdi. Ancak bir insan gözüyle adacığın bir özelliÄŸi yok gibiydi. İki tarafı nispeten derine açılan, ÅŸerit ÅŸeklinde en fazla 2 metrekarelik bir kara parçasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi bu adacık ama karabatağın devamlı mekanı olmuÅŸtu burası. Babamla beraber sürekli aynı koyda avlandığımızdan onu da koyun bir sakini, sanki oranın bir demirbaşı gibi görür olmuÅŸtuk. Bazen babam bana “Seninki ne yapıyor?” diye soruyor, bazen de oltaların başından ayrıldığımda, ben babama soruyordum “Seninki yine yerinde mi?” diye.

Sabah avını yaptıktan sonra genelde öğleye kadar kuruma, tüy düzeltme hatta bazen de uyuma faaliyetleri içinde zaman geçiren karabatak, adacığa yaklaşan bir amatör ya da yakından geçen bir balıkçı arabası olduğunda buradan uzaklaşıyor, koyun orta kısımlarında yüzmeye başlıyor, ya da oralarda bir yerlerde vakit geçiriyordu. Bölgedeki insan varlığı azaldığında ya da amatörler avlaktan ayrıldığında yeniden adacığa dönüyor ve günün geri kalanını yine zaman zaman avlanarak ama çoğunlukla temizlenerek, bitlenerek geçiriyordu bu ilginç kuş. Aslında güzel bir yaratık olduğunu da söyleyemezdim, bazı kısımları kuzguni ama ağırlıklı olarak griye yakın tonlarda, kırçıllı, gagasının ucuna doğru bir kıvrımı olan garip bir kuştu. Özellikle ördek ve kaz avlarıyla fazlaca uğraşmış bir avcı olarak su kuşlarını sıkça gördüğümden, yabanda çok daha güzel, renkli tüyleri olan ve tabiatın özene bezene yarattığı bir çok su kuşu varken bu karabatak onlardan biri değildi açıkçası.

http://img150.imageshack.us/img150/489/karabatakge2.jpg

Karabatakla aramızda bir iletişim de oluşmaya başlamıştı sanki, avlanmaya çıktığında en soldaki oltalarıma, ben oralarda dolaşıyor olsam bile, epeyce yaklaşıyor ama arada oldukça uzun bir tedbir mesafesi hep bırakıyordu. Kısacası aşırı samimiyetten pek hoşlanmıyordu. Balığın vurmadığı anlarda, yemlik ağdan çıkarttığım birkaç ölü gümüşü yemesi için onun adacığına yakın noktalara atmıştım, ama anlaşılan ölü gümüşlerle pek ilgilenmiyordu. Kendi avını kendisi yapmak istiyordu sanki, ne tesadüf, amatörler de öyle değil midir?

Bir gün, bir baÅŸka avda yine onun orada olduÄŸunu görmüş, kendi iÅŸimize dalmıştık. Sabah yine, her zaman ki gibi avlanmaya çıkmış daha sonra adacığın üzerine tünemiÅŸ ve rutin iÅŸlerine dalmıştı. Göletin üzerinde henüz sabah sisinin izleri yer yer hissediliyor, ama güneÅŸ de kendini iyiden iyiye hissettirmeye baÅŸlamıştı. Oltalarda da bir hareket olmadığından arabanın yanında miskin miskin oturuyorduk ki birden o adacığın oralarda bir hareketlenme oldu sanki, bir seri kanat hareketi gibi bir ÅŸey gözüme çarptı. “Baba!” diye bağırdığımı anımsıyorum, adacığın üzerinden yukarıdaki meÅŸeliklere doÄŸru uçarak uzaklaÅŸan kartalı göstererek, panik içinde. Hemen dürbüne sarıldım, kartalın heybetli açılan kanatlarının altından hayal meyal görünen pençelerinde gördüm onu. Å?uursuzca sallanan uzun boynundan tanımdım bizimkini, çoktan ölmüş olmalıydı.

Boğazıma bir şey düğümlendi, dürbünle daha fazla izleyemedim kartalı. Oraya yığıldığımı hatırlıyorum, elimde dürbün ve hala bakarak üzeri boş adacığa. Acaba başka bir karabatak ya da bir başka su kuşu olabilir miydi? Etrafı dürbünle yeniden taradım, adacığı, onun avlandığı yerleri, belki dalmıştır suyun altına, bir gümüşle gagasında yeniden çıkacak şimdi ortaya diye bekledim bir müddet. Babam da şoktaydı, üzülmüştü Allahın kuşuna, yabanın bu güzel olmasa da bize yoldaş olmuş, uzaktan da olsa heyecanımızı paylaşmış, günlerce yaptıkları ile kafamızı kurcalamış, bizi meşgul etmiş bu garip kuşa. Hele ben, eğer o kartalı o gün elime geçirme olanağım olsaydı onu ne yapardım bilmiyorum ama iyi birşeyler yapmazdım herhalde. Keşke kartalın yaklaştığını görüp onu uyarabilseydim diye hayıflandığımı bile hatırlıyorum, gün boyu, çaresizce.

O gün kaç sazan yakaladık, trofe boylarda mıydılar, renkleri nasıldı, ne yedik, ne içtik tam hatırlayamıyorum ama gün boyu aklımızdan çıkmadı hiç karabatağın hazin öyküsü. Sazanlarla nasıl boÄŸuÅŸtum, kaç sazan kucakladım, kaç kare fotoÄŸraf çektim hiçbiri anılarımda kalmadı desem yeri var ama gözümün önünden gitmeyen bir sahneyi ya da o kareyi asla unutamadım o günden kalan, bir boyun, koyu siyah renkte uzunca sayılacak kırçıllı bir boyun ve ucunda belli belirsiz kıvrık bir gaga…

Tabiat tüm canlılara olağanüstü bir besin zinciri sunuyor. Bu besin zinciri içinde yer alan tüm canlılar doğanın kuralları gereği daha güçlüye, daha kuvvetliye boyun eğiyor. Doğanın bu acımasız kuralları içerisinde ölüm gerçeği tüm canlılar için acı verici oluyor. Bunu doğal kabullenmek, bir kartal için bir su kuşunun sadece beslenme ihtiyacını karşıladığı gerçeğini benimsemek ise eyleminin içine bazen duygularını fazlaca katan insanlar için çok hüzün verici bir hal alıyor. Amatör sazan balıkçılarının eylemlerine daha fazla duygu katıp katmadıkları tartışılabilir belki ama amatör sazan balıkçılığını ayrıcalıklı kılanın, farklı ya da özel kılanın, sazan amatörünün doğanın tüm kurallarıyla acımasız işleyişine daha yakından tanık olduğudur ki bu tartışılmaz işte.

Hoşçakalın sazancı dostlar…
http://img210.imageshack.us/img210/9831/hikayeleriin4ud3.jpg

DEDE...

EskiÅŸehir’e yakın sayılabilecek göletlerden birine sık gittiÄŸim tarihlerde civardaki amatör balıkçılar arasında “Dede” adıyla bilinen oldukça yaÅŸlı bir sazan amatörü de bu gölette avlanırdı. Bir yerlerden emekli olduÄŸunu tahmin ettiÄŸim bu sevimli ihtiyar, gölete bir sürü yükü büyük bir zahmetle taşıdığı küçük bir motorsiklet ile gelir, derme çatma bir çadır kurar, en az birkaç gün kendi halinde avlanırdı.

Genellikle iki geçmeli kamıştan oluÅŸan ÅŸamandıralı takımlar ve birkaç da dip oltası kullanan bu yaÅŸlı balıkçı çoÄŸu zaman yakındaki amatörlerle muhabbet eder, bazen tuttuÄŸu balıkları anlatır kimi zaman da yaÅŸlılıktan dem vurarak “Ah, ben sizin gibi genç olacaktım …” diyerek söze baÅŸlardı.

Ben onun avlandığı tarafı genellikle şamandıralı olta ile avlananlar kapladığı için pek tercih etmez çoğunlukla karşı taraftaki sığ kesimde avlanırdım. Ancak o ısrarla aynı noktaya gelir, eğer orada başka balıkçı yoksa aynı noktaya otururdu. Eğer sevdiği yerde başka amatörler varsa onlara en yakın olan başka bir boşluğa yerleşir ve orada avlanırdı ama hep gözü aynı yerde olurdu. Çoğunlukla da birkaç gün kaldığı için diğer amatörler gider gitmez tekrar aynı yere otururdu.

Oltalarımı daha yeni atmıştım ki yanıma yaklaştı,
“YiÄŸenim, oraya olta atma be!..” dedi, kısık gözlerle ve yarısı dökülmüş diÅŸlerini göstermemeye çalışarak, yaÅŸlı.
“Neden dede? Yasak mı burası?” diye takıldım, sinsice.
Birden ciddiye alarak alındı, daha yumuşak bir tonda,
“Yok yiÄŸenim, yanlış annadın! Orası balık yapmaz, o cihetten söyledim!!” dedi, bilgiç. YumuÅŸatarak devam ettim, muhabbet koyulaÅŸacak gibiydi sanki.
“Aramızda elli metre bile yok be dede, senin orası balık yapıyorsa burası da yapar!” dedim, biraz daha bilgiç.
Biraz durdu sonra gülümseyerek devam etti, dökülmüş dişleri iyice ortaya çıktı, yılların tecrübesi bindi sanki sözlerine.
“Benim orası yapar ama senin burası balık yapmaz!”,
Biraz gençliğin verdiği toylukla, biraz da meseleyi uzatmak istemediğimden,
“Nasip be dede, ne yapalım!” dedim. Çantaya uzandım, termosu çıkardım, hava serin.
“Gel sen ÅŸimdi, bir çay içelim…” Reddetmedi. Kısık gözleri kendi oltalarının olduÄŸu noktaya doÄŸru kaydı, biraz huzursuz, biraz da misafir tedirginliÄŸiyle iliÅŸti yanıma. Sonrasında biraz havadan, sudan ve tabii ki sazandan bahsettik. Termostan birer sıcak çay içtik, ama içi içine sığmıyor, biran önce oltalarının yanına gitmeye can atıyordu, huzursuz. Bense biraz daha muhabbet için çanak tuttum inadına, çocuksu.
“Ya, neden hep aynı yere olta atıyorsun, koca gölette baÅŸka yer mi yok” diye sordum, çayını çabuk bitirmesin, biraz daha kalsın diye, haince.
“Buradaki balıklar beni tanır yiÄŸenim, beni tanırlar onlar!” diye yanıtladı, alaycı.
Bu yanıt karşısında biraz bozulsam da pek belli etmedim, gülümseyerek.
“Beni tanımazlar diyorsun yani, ben yabancı mıyım?” sessizlik.
“Seni de öğrenirler merak etme, birkaç kuzuyu kucaklarsan, tanışırsın onlarla!” biraz iÄŸneli, biraz maÄŸrur, biraz küçümseyici, ama samimi ve içten.
“Ben kalkayım yiÄŸenim, oltaları yemleyecem, ziyade olsun çay, gel benim oraya da.” AyaÄŸa kalktı, çay bardağını yıkamak için suya yaklaÅŸtı.
“Ne yapıyorsun dede?” diye müdahale ettim hemen.
“Ben hallederim sen hele bırak bardağı!” Bardağı bir kayanın üzerine usulca bıraktı buruÅŸuk elleriyle, rastgeleleÅŸtik karşılıklı ve uzaklaÅŸtı yavaÅŸ adımlarla, belki de yorgun.

Sabah serini daha kalkmamıştı, göletin bazı yerlerinde suyun üzerindeki buhar bile fark ediliyordu hala. Dede’nin üzerinde kir ve topraktan renk deÄŸiÅŸtirmiÅŸ eski bir asker parkası, kafasında ise nispeten yeni sayılacak, üzerinde yazılar olan, boyacı ÅŸapkası vardı. Hemen hemen her konuÅŸmasına “YiÄŸenim!” diyerek ve ilk hecedeki “i” harfini de vurgulu bir biçimde uzatarak baÅŸlayan bu sevimli ihtiyarın ayağında da eski postal benzeri botlar olduÄŸunu fark ettim uzaklaşırken.

Belki olduğundan daha yaşlı görünüyordu ama bu sularda çok zaman geçirdiği de her halinden belli oluyordu. Bu göletin, özellikle de göletin bu noktasının, rengine bürünmüş sanki doğal bir kamuflaj taşır olmuştu bu görüntüsüyle. Gerçi daha sonradan anladım ki onun özellikle bu noktaya gelişinin bir nedeni de yaklaşık beş yüz metre yukarıdaki bir dere içerisinde yer alan çeşmeydi. Zaten küçük bir motosikletle geldiği için yükü epeyce ağır oluyor, bu yüzden de çoğunlukla su bidonunu boş getirip eşyalarını indirdikten sonra, bu çeşmeden su almaya gidiyordu.

Bir keresinde bu yükle EskiÅŸehir’den buraya ne kadar zamanda geldiÄŸini sorduÄŸumda bana yaklaşık 6 saatte demiÅŸti. “EskiÅŸehir’den altı saatte Antalya’ya gidiliyor dede, nasıl yolculuk bu” diye sorduÄŸumda “Sazan yolculuÄŸu bu yeÄŸenim, sazan yolculuÄŸu” diye cevap vermiÅŸti gözlerinin içi gülerek. Bu yanıta ne söylenebilirdi ki, Arabadan ceketimi bile almaya bazen üşendiÄŸimi düşününce utandım bir an. Nasıl bir sevda bu, hastalık.

EÄŸildim, soldaki oltayı çektim, yemlerini kontrol ettim, saÄŸlamdılar, ellenmemiÅŸ. Yeniden attım aynı noktaya, diÄŸerini çekmeye gerek görmeden. Yerimden kalktım, etrafı biraz topladım, ellerim üşüdü bardakları yıkarken, su soÄŸuktu, ceketin yakalarını kaldırdım biraz, yeniden yerleÅŸtim oturduÄŸum kaya kuytusuna. Artık hazırdım. Vurması an meselesi olan kuzuların hayali mi yoksa soÄŸuk mu ürpertti beni, ellerimi soktum cebime. Karşıdaki derenin içinden gelen çan seslerine koyun sesleri karıştı ani esen rüzgarın etkisiyle. Uzaklarda bir silah atıldı, yankılandı sesi derede, kara avcıları olmalı, tavÅŸana mı yoksa domuza mı attı avcı, belki de vuramadı, üzülmüştür ÅŸimdi, nasip. Gözüm Dede’ye iliÅŸti, burundaki oltalarının yanında siyah beyaz bir görüntü, bir hayal gibi duruyordu, hareketsiz.

Çok geçmeden bir hareketlenme oldu Dede’nin tarafında. Karaltısı biraz eÄŸildi, biraz doÄŸruldu, elindeki uyduruk oltanın bükülmüş görüntüsü çarptı gözüme. Balıkla onun arasında bu mesafeden bile seyretmesi güzel bir mücadele sürüyordu. Dayanamadım, seslendim.
“Yardıma geleyim mi, kepçe filan?”
“Yok yiÄŸenim, küçük bu, ben hallederim!”

Uzaktan oltanın bükülmesine baktığımda epeyce direniyor sanki balık diye düşündüm. Oltaları öyle uyduruk olmalıydı ki küçük bir balık bile böyle büküyordu. Önümdeki oltalara döndüm, yeniden. Pırıl pırıl, zımba gibi takımlardı. En azman kuzuları bile alırlardı, güçlü ve teknik. Ama hiç bir hareket yoktu takımlarda, yeniden yemledim, daha büyük bir ümitle tekrar attım ve yerlerine taktım, salınıyorlardı gelin gibi şamandıralar, özendirici. Yeniden beklemeye koyuldum. Hareket kalmadı etrafta, bir müddet. Dede de, aynı eski konumunu almıştı oltalarının başında, bir ağaç dalı ya da bir kök gibi kamufle.

Aradan ne kadar süre geçti bilmiyorum ama yine bir hareketlenme oldu Dede’nin tarafında. Yine aynı görüntü, sanki dejavu. Benzer bir mücadele, yine eÄŸilip doÄŸrulmalar, yine uyduruk kamışın bükülmesi, yine bir hayaletin devinimleri. Tekrar seslendim.
“Nasıl bu iri mi bari, Kepçe ister misin?”
“Yok, yiÄŸenim aynısı gibi, saÄŸol!” Ne yapsın garibim, bu uyduruk oltalarla oynuyordu küçük balıklarla, yazık.

Bizim ihtiyar çalışmayı sürdürüyor, ancak benim oltalarda hiçbir hayat belirtisi ortaya çıkmıyordu. Yeniden yemledim oltaları ve biraz daha ileri doÄŸru attım. Çok geçmeden soldaki oltanın ÅŸamandırası hareketlendi, biraz bekledikten sonra asıldım kamışa. Oltayı çekiÅŸinden çok da büyük bir balık olmadığını fark ettim, zaten çabuk da yorulmaya baÅŸlamıştı. Kısa bir mücadelenin ardından en fazla yarım kilo gelecek bir aynalı resim gibi parlıyordu güneÅŸte, kepçenin içinde. Tam suya geri atacakken aklıma geldi, “Dede’ye vereyim bari bunu, tuttuÄŸu diÄŸer küçüklerle beraber piÅŸirir belki” diye düşündüm. Hapsi çıkardım yerinden güzelce koydum içine küçük aynalıyı. Belki gurur filan yapar almaz balığı, bari hayvancık ölmemeli, tekrar suya iade edilebilmeli diye koydum hapise. Suya geri iade etmem lazımdı aslında balığı ama ne bileyim iÅŸte Dede’ye acıdığımdan mı, yoksa bu sevimli ihtiyarı sevindirmenin mutluluÄŸunu yaÅŸamak istememden mi atmadım iÅŸte balığı tekrar suya, ayıp.

Ne kadar zaman geçti bilemiyorum ama balık iyiden iyiye kesilmiÅŸti. Dede’nin tarafında da hiç bir hareket yoktu artık, ama o beklemeyi sürdürüyor, suyun kenarındaki hayalet halini hiç bozmuyordu. Bari yanına gideyim de biraz muhabbet edeyim diye düşündüm. Arabadan küçük bir poÅŸet aldım, küçük balığı içine koydum, ona doÄŸru yaklaÅŸtım kıyıdan. Benim yanına geldiÄŸimi görünce oltaların başından kalkıp, yaklaÅŸtı bana.

“İkinci balık biraz yordu beni YiÄŸenim!” dedi, sevecen ses tonuyla.
“Bugün ufak oynuyor, tatsız.”
“Nerede balıklar?” diye sordum, meraklı.
“Gel sana göstereyim balıkları!” dedi ve soÄŸan çuvalından yaptığı hapsi, sudan çıkarmak için eÄŸildi.

Gözlerime inanamadım, biri en az 4 kilo, diğeri ise net 4.5 kilonun üzerinde iki aynalı vardı, çuvalda. Yutkundum, aynalıların güzel görüntüsüne daldım sabah güneşinde, doyumsuz.
“Helal olsun sana dede!” diyebildim, kıskanç.
“Sen ne yaptın YiÄŸenim?” diye sordu, içten.
Hemen poÅŸeti sakladım, arkama. “İnÅŸallah görmemiÅŸtir.” diye düşünerek, utanç.
“Beni daha tanımıyor dede bu balıklar, hiç tutamadım ben!”dedim, “Hiç, bir tane bile!”
O çuvalı yeniden suya atmak için arkasını döndüğünde, hemen balığı çıkardım poÅŸetten, yavaşça saldım suya aynalıyı, rezil…

Hoşçakalın Sevgili Sazancılar...
http://img150.imageshack.us/img150/5006/hikayeleriintd9.jpg

DOÄ?RU BİR MİRAS BIRAKABİLMEK İÇİN...

GeleceÄŸin elektronik bir dünyada olduÄŸu mesajı veren bir toplumda ve dünyada nasıl bekleriz minik gözlerin balıkçılığı bizim gibi görmesini? Çocuklarımızı balığa götürmek uÄŸruna, video ve bilgisayar oyunlarının, internet dünyasının sonsuz cazibesine kapılmamalarını ya da televizyonun karşısında bir çizgi film seyretme zevkini ellerinden alabilir miyiz? Çevre ve hayvan hakları gruplarının toplumun yükselen deÄŸerleri olarak kendi yaklaşımlarını dikte etmeye çalıştığı bir toplumda çocuklarımızın “Baba, balık öldürmek kötü bir ÅŸey deÄŸil mi?” diye sormalarını nasıl engeller ya da kendi arkadaÅŸ gruplarının “Sen balık ve hayvan katilisin!” diye suçladığı bir ortamda onların kendilerini yalıtılmış, ve kötü bir ÅŸey yapan insanlar olarak hissetmemelerini nasıl saÄŸlarız? Sevgilimize, eÅŸimize ya da bazı büyüklerimize “Katil!” olmadığımızı anlatamıyor ve “Sen, anlamazsın bu iÅŸlerden!” demekten baÅŸka bir kaçış yolu bulamıyorken, nasıl sevdiririz amatör balıkçılığı?

http://img210.imageshack.us/img210/1792/sazanposter3bn0.jpg

Öte yandan sevdirmeli miyiz amatör balıkçılığı çocuklarımıza? Eğer yanıt evet ise, neden? Aslında yanıt çok basit. Açın bir televizyon kanalını, seyredin haberleri. Uyuşturucu kullanımının ilköğretime kadar indiğinin ileri sürüldüğü, şiddetin her boyutunun okullarda olabildiğini, çete yaşantısının sokakta hayatta kalabilmenin tek yolu olmaya başladığını, su kaynaklarının büyük bölümünün kirlendiğini, dünyanın çürümeye başladığını anlatmıyor mu? Çocuklarımızın çocukluğunu yaşamadığını, hak ettikleri fırsat ve desteği bulamadığından dem vurmuyor mu kitle iletişim araçları. Ve en önemlisi de insanoğlunun doğa ile ilgisinin yazılı tarihten de eski bir gelenek olduğunu, doğadan ve yabandan ders almanın uygarlık tarihinin temeli olduğunu, ve insanoğlunun liderlik ruhunun yenilenmesi için doğa ile yeniden bütünleşilmesinin öneminin atlandığını ve toplumların kentleşme olgusu içinde yeni kuşakların bu temel bağlantısının giderek koptuğunu göstermiyor mu basın, radyo, TV?

http://img210.imageshack.us/img210/9135/sazanposter4op6.jpg

Oysa, amatör balıkçılık tutkusunun nesilleri kaynaştırmak açısından ne kadar önemli olduğu, çocuklarımızın genlerine bizden geçerek yerleşen avcı ve toplayıcı tarihimizin doğru bir biçimde işlendiğinde ve balıkçılık erdemli ve onurlu bir biçimde yapıldığında doğa ile bağlarımızın sağlamlaştırılması açısından otantik bir fırsat yarattığı ortada değil midir? Burada hepsinden önemli olan yaklaşım amatör balıkçılığın balık yakalamakla ilgili olmadığı bu etkinliğin zaman ve anılarla ilgili olduğu daha doğrusu su ile ilgili olduğunun altının çizilmesidir belki de. Amatör balıkçılığın geleneksel olarak çocukların tabiatla tanışmasında en önemli yollardan biri olduğu ve çocuklarımızın gittikçe doğadan koptuğuna tanık olduğumuz bu çağda onlara birer tabiat işçisi, ya da doğa sever olarak oynayacağımız rolü öğretmede çok daha büyük önem taşıdığını görmek için kahin olmak gerekmiyor artık. Bizlerin aslında hayatın kaynağı diyebileceğimiz suyun peşinde olduğumuzu, suda yaşayan canlılarla daha yakından tanıştığımızda bunun nasıl bir çekiciliği olduğunu ve belki de hayatın özünü görme şansını yakaladığımızı anlatabilmenin en güzel yolu değil midir amatör balıkçılık?

http://img150.imageshack.us/img150/1130/sazanposter5oe0.jpg

Å?unu gayet iyi biliyoruz ki hangi sosyo-ekonomik yapıdan geliyor olursa olsun, yaÅŸantıları ne kadar acılarla, zorluklarla dolu olursa olsun çocuk, çocuktur ve bütün çocuklar istisnasız eÄŸlence ve maceranın cazibesine kapılırlar. Amatör balıkçılığın bir çalışma ya da bir iÅŸ olmadığını, tutulan balığın sayısının ya da boyutunun önemli olmadığını, önemli olanın anılar ve eÄŸlence olduÄŸunu en iyi vurgulayan etkinliklerden biridir amatör sazan balıkçılığı. Ona özellikle etrafındaki dünyanın farkına varmasını, kelebeklerden tutun da sudaki ördeklere kadar birçok canlıyı tanımasına, temiz havanın ve güneÅŸin tadını çıkarmasına, doÄŸal ortamı doyasıya yaÅŸamasına sınırsız olanaklar sunan bir etkinliktir amatör sazan balıkçılığı.

http://img150.imageshack.us/img150/7533/sazanposter6yf4.jpg

Küçük bir yemlik balığı onunla beraber yakalamak için zaman ayırabileceğiniz, bu yemliği oltaya takarken ona tabiatın nasıl bir besin zinciri oluşturduğunu anlatabileceğiniz fırsatlar yaratır amatör sazan balıkçılığı. Ona sabırlı olmayı öğretebileceğiniz, bazen bir balığı kaçırmanın peşinden gülebileceğiniz, asıl önemli olanın onunla beraber hoşça vakit geçirebilmek olduğunu hissettirebileceğiniz sınırsız olanaklar sunar amatör sazan balıkçılığı. Hepsinden önemlisi de su kenarında geçirilen bir günde balıkçılığın çok daha ötesinde, hislerle, duygularla bütünleşen bir şeyler olduğunu gösterir küçük bir çocuğa amatör sazan balıkçılığı.

http://img150.imageshack.us/img150/7809/sazanposter7uw9.jpg

Amatör balıkçılığın bir gelenek olduğunu, avlaktaki diğer balıkçıların dost ve komşu olduğunu, balık yakalanmasa bile burada yaşananların, edinilen dostlukların ve arkadaşlıkların tutulanlardan çok daha önemli olduğunu, dostlarla paylaşılan bir bardak çayın oluşturduğu anıların ne kadar kalıcı ve zevkli olduğunu öğretmenin ayrıcalığını taşır amatör sazan balıkçılığı. Evrensel değerlerle donanmış, çevreye ve doğaya saygılı amatörlerin bu sporun geleceğinin teminatı olduğunu yeni nesil amatörlere öğretmek için en uygun etkinliklerden biridir amatör sazan balıkçılığı. Ona sazan amatörlüğünün bir kültür ürünü olduğunu ve bu kültür mirasının kendisine kalacağını hissetmesi için bir sazanı kucaklaması gerekmediğini anlatacaktır aslında amatör sazan balıkçılığı. Sazan peşinde babası ile geçirdiği bir gecenin, kalbinde ve gözlerinde sürekli kalacak anı ve deneyimleri onun hayatı boyunca benzer duyguları aramasını sağlayacaktır. Bir avlakta geçirilen güzel ve anlamlı bir günle gerçek bir sazan amatörü olmak için nelerin gerektiğini yaşayarak öğreten bir deneyimdir amatör sazan balıkçılığı.

http://img216.imageshack.us/img216/2694/sazanposter8cy9.jpg

Kısacası, çocuklarla beraber yaşanan bir sazan avcılığının sayılmayacak kadar çok güzellikler doğurması kaçınılmazdır. Ancak burada hiçbir zaman unutulmaması gereken çocuklarla beraber avlanmanın amatörün zevk almasından çok çocukların zevk alması üzerine kurulması gerekliliğidir. Bu nedenle, böyle bir avda sazan amatörünün kendisi için değil, bu sporun geleceğini oluşturacak bir nesil için olta atması, gerekiyorsa onların zevk alması için kendi oltalarını bile toplaması, onun ayrıcalığı daha doğrusu sazan amatörü olmanın ayrıcalığı olacaktır. Eğer bir kültür mirası oluşturacaksak, öncelikle çocuklarımıza doğru birer model olmamız, ve bunun da önemini kavramamız gerekmektedir. Babasının tek amacının balık yakalamak olduğuna tanık olan, bunu gerçekleştirmek için gerekirse ahlaki olmayan ya da yasadışı yolları da kullandığını gören bir çocuğun neyi miras almasını bekleyebiliriz? Günümüzde avlaklarda yasadışı ya da etik olmayan yöntemlerle avlanan birilerini acı da olsa görüyorsak bunun sadece o kişilerin ayıbı olduğunu değil onlara bu mirası verenlerin de ayıbı olduğunu göz ardı etmememiz gerekmektedir. Tüm amatörlere çocukları ile avlanırken alacakları hazzın sonsuz olmasını diler, bizlerin geleceği olan bu önemli ve değerli hazineyi doğru bir platformda eğitmelerine çok şey borçlu olacağımızı bir kere daha hatırlatmak isterim. Başta yavrularınız olmak üzere hepinize rastgele.

AMATÖR BİR AÅ?K...

Önce gözlerin çarptı gözüme, sonra gülüşün ve saçların belki de. Bir nehrin gizemli bir bükündeki derin ve göz alıcı girdaplar gibi. Güzeldin, çekiciydin, etkilenmiştim senden, sevdana aç bir gönüle düştüğünü hissettin mi acaba? Bir durgunluğun sakin kuytularındaki el değmemiş yosunlar gibi bir yüreğe düştüğünü anlamış mıydın acaba? Çok aşklar yaşamamıştı bu kalp, bu gönül, başkaları yaşarken sevdaları doyumsuz, ben avda olurdum, balıkta. Bir yanımı eksik hissederdim hep, senin sevdan sandım belki de eksik olanı, sevilmeyi bir yürekte benim ki gibi çarpan, derin bir koyun ortasında güneşe kavuşmak için kollarını yırtarcasına uzatan kamış yığınları gibi bir yürek, geniş. Bir pervanenin hasır otlarına çarpıp suya düşüşü gibi düşmüştün gönlüme, sana aşık oldum ben, aşk neymiş ilk defa tattım seninle belki de. Hatta ava, balığa bile giderken seni taşıdım hayallerimde hep, güzelleşti avlar, balık, doğa senin hayalinle sanki.

Sana açıldım, heyecanlandım, hayal kırıklığından korktum ama kalbimi, dünyamı açtım, ümitli. Bir balıkçılın göl kokan sığlıkları sevmesi gibi sevdin mi beni, doğrusu hiç bilemedim, ama daha mutlu baktın sanki, aşık gibi, benim yüreğim gibi. Sevdasını güzel yerlere götürürken insanlar ben seni yuvama götürdüm, sabahın sisine, gecenin alacasına, balığa ve ava. Sevişmedik mi seninle pervasızca, doğada, balıkta, avda, uzaktan geçen balıkçı teknelerinden, suya düşen bir kelebeği kapmaya çalışan gümüşlerden utanmadık mı? Belki de bir yağmur gördü bizi, bir çalı, bir meşe ve yaban. Çok güzeldin hep, saçların, gözlerin ve teninle yaşadım güzelliklerin en mahremlerini seninle, derin sularda, bir ava yaklaşan balıkçasına aç ve arzulu. Suya aç kurumuş bir göl, sevgiye aç yalnızlık gibi yaşadım senle aşkı, doya doya ve ihtiraslı.

http://img244.imageshack.us/img244/3498/manzara1hx0.jpg

Belki de öyle kalmalıydı hep, sen güzel ve ben sana aşık, delicesine. Bir girintinin kuytusuna aşık yalıçapkını gibi belki de yabani. Sonra sordum kendime, senin güzelliğin miydi beni çeken yoksa hayatı paylaşabileceğimi mi düşündüm seninle. Güzelliğini yaşarken dolu dolu, anlamamışım, görememişim demek ki gönülden bir şeyler olmalı paylaşılacak, karanlık, ıssızlık ve doğa. Ben sana fazla bir şey sunamadım tabiatın yeşilinden, bir göletin uyanışından ve sabah serininde atlayan balıkların görüntüsünden daha güzel. Zordum ben, çok zor bu tutkuyu paylaşmak seninle, benim gözümde doyumsuz, senin gözünde soğuk, benim gözümde büyüleyici, senin gözünde dönüş yolu olacaktı hep, zordu, zor. Çünkü bu yürek böyle çarptı kendini bildi bileli, seni görüp güzelliğinle çarpılmadan önce de sonra da yeşil. Görebilseydim yüreğini benim kadar açık, benim kadar yalın, benim kadar doğal, bir çulluğun suyu, bir yaban ördeğinin ıssızı sevmesi gibi olmazdı belki bu aşk yalanı.

Yitip giden bir sevdanın acısını başka sevdalarla mı paylaştı saçların, gözlerin ve o güzel tenin? Bense yine bir gölle, bir kamışla ve bir sabah ayazıyla, yağmurla paylaştım acıyı, su kenarında, diğer acılar gibi. Hep onlar anladı sanki beni, bir avcı, bir balıkçı, bir yeşil. Senin hiç acına ağlayan karanlık gecen oldu mu, hiç üzgün bir yosun gördün mü su kenarında, ya da gözleri yaşlı bir su çulluğu? Hiç ağladın mı bir yağmura, bir balığa, bir sise, serin sabah alacasında? Bir su kuşu ile paylaştın mı hiç ekmeğini ya da donmuş parmaklarına ilaç oldu mu bir çoban yastığı hiç? Hepsi bir yana, sen hiç üşüdün mü, ıslandın mı, hiç toprak değdi mi tenine benden sonra? Asla pişman olmadım seni sevdiğime, yaşadıklarımıza ama sen hiç ben oldun mu bir kere olsun, benden sonra bile? Gözlerin, gülüşün ve tenin çok güzeldi oysa ama paylaşamadım seninle yeşili, yabanı, ıssızı çünkü zordun sen, zordum ben, balıkçıydım, yazık.

Nasıl olsa geçersin bir gün bir su kıyısından, bir kuytudan, bir yeÅŸilden, belki de çocuklarının tutarak elinden. Görürsen oralarda, bir su kuÅŸu, bir kamış demeti ya da bir olta ve yanında bir amatör, güzellikleri hatırlar mısın su kenarlarında yaÅŸanan, ıssızı, soÄŸuÄŸu ve yabanı, gerçek. Ya çocukların sorarsa sazan ya da olta diye, kapılır mısın arabesk acılara, yanlış. Bu sularda nice sevdalar yaÅŸamış balıkçılara haksızlık olmaz mı arabesk acılar, onlar yaÅŸarken sevdaları gerçek. Gözlerin güzeldi, tenin ve saçların doyumsuz, gerçek sevda ise bırakmaz yakasını balıkçının daha baskın, daha tutkun, daha hayat. Belki de yaÅŸamın dramı bu, tutku büyük, sevda acıtır, yıllar geçer ve suyun üzerine çıkar küçük bir yansıma, bir resimde kırışıklar göz kenarlarında ama aynı mutluluk, aynı haz, aynı tat, aynı gözde, amatörün gözünde aÅŸk ve sevda….

Hoşçakalın Sevgili Amatörler

avcı_55
19-05-08, 18:18
Aramıza hoş gelmişsiniz.
Merak etiğim o yiğenim diyen ihtiyarla mesafen uzak olmamasına rağmen onun bu şekilde başarısını neye bağlıyosunuz.
Yem takım kamüfle ?
Yada sadece tecrübemi ?

AteÅŸDalyan
19-05-08, 18:41
Aramıza hoş gelmişsiniz.
Merak etiğim o yiğenim diyen ihtiyarla mesafen uzak olmamasına rağmen onun bu şekilde başarısını neye bağlıyosunuz.
Yem takım kamüfle ?
Yada sadece tecrübemi ?


Sevgili Alaattin,
O ihtiyarı son yıllarda bir daha hiç görmedim, muhtemelen rahmetli olmuştur, çünkü hikaye eskidir. Sorduğun ihtiyarın başarısını iki şeyle ilişkilendirmek mümkün sanıyorum. Bunlardan birincisi, ihtiyarın İngilizlerin "Watercraft" dediği avlak okuma ya da avlak bilgisi zenginliğine. Çünkü o ihtiyar, Allah bilir gölet yapıldığından beri oralarda avlanıyor ve bölgedeki sazanın davranış ve beslenme özellikleri ile gölet alt yapısı konusunda benden daha deneyimli idi. Diğeri ise yine bir İngiliz yazarın hikayesinde rastladığım ve hoşuma giden, kısaltması KISS olan ve açılımı da "Keep It Simple Stupid", yani "Yaklaşımın Basit Olsun, Salak!" biçimindeki felsefe ile ilişkili olabilir diye düşünüyorum. Modern sazan balıkçısının teknik ve taktik donanımının elbette hedeflediği balığa uygun düşecek nitelikte olmasını sonuna kadar savunurum ama bazen de böyle ilkel malzemelerle de sıradışı avlar yapanlara rastlıyoruz. Kısacası belki de sazan avının en güzel yanlarından biri "Asla" ya da "Daima" demekten mümkün olduğunca kaçınılmasını gerekli kılmasıdır. Bilemiyorum tatmin edici bir yanıt oldu mu, selam ve sevgilerimle, hoşçakal.:D

avcı_55
19-05-08, 18:44
Teşekkürler Ateş bey.
Çokta açıklayıcı oldu.Sade avlanmak benimde her zaman tercihimdir.

carp911
19-05-08, 21:29
ates bey aramiza hos geldiniz bu güzel yaziniz icin tesekkürler,sizi daha sik aramizda görmek isteriz.

AteÅŸDalyan
19-05-08, 22:56
ates bey aramiza hos geldiniz bu güzel yaziniz icin tesekkürler,sizi daha sik aramizda görmek isteriz.


Sevgili Mehmet, bu güzel sitede ben de daha sık aranızda olmak isterim. Ancak, takdir edersiniz ki, bir üniversitede öğretim elemanı olarak çalıştığımdan belirli dönemlerde iş yoğunluğu nedeniyle fazla katılımım olamamakta ama fırsat buldukça sizlerin başını ağrıtmak için buralarda bulunacağımdan emin olabilirsiniz. Paylaşımınız için teşekkürlerimi sunar, sağlık ve mutluluklar dilerim, görüşmek üzere.:D

nuri66
10-06-09, 10:15
bu güzel görüntüler için çok teşekür ederim.

bilent yildirim
11-06-09, 18:19
Kendine has hikayesel anlatımın yine çok güzel olmuş,eline sağlık ateş abi.

Cengiz AKAR
11-06-09, 23:28
14 ay olmuş bu konu açılalı tekrar hortlamış:D:D:D

carp911
12-06-09, 00:13
14 ay olmuş bu konu açılalı tekrar hortlamış:D:D:D

:011: yaw bari sen deme böyle bir kelam
tabiki 1sene 2 sene sonra da yazacaklar cengom.

samet
12-06-09, 01:42
üstadım çok güzel bir konuya değinmiş böyle konulara herzaman ihticamız var

Bigcarp64
12-06-09, 09:33
14 ay olmuş bu konu açılalı tekrar hortlamış:D:D:D


hortlamalıkı arada akılda kalsın yenı uyeler bunlara değinildiğini bilip yenıden konu açmamalı ;)

Ke®eM
12-06-09, 10:35
Ben görmemişim mesela hortladığı iyi olmuş. Ateş abi çok güzeldi. Ellerine sağlık.

ragıp
13-06-09, 14:13
Bazı konular vardır, 50 sene de geçse üzerinden hala anlam taşıyacaktır.Bazı konular vardır,ömür boyu tartışılacaktır.Mühim olan, bu tür konuları en iyi şekilde ve en doğru şekilde değinmektir.Ateş hocaya buradan verdiği emek için tekrar teşekürler.

Simam
14-06-09, 21:31
Ragip'e aynen katılıyorum.

volgym
18-10-09, 22:13
konuyu tekrar hortlattım ama yeni okudum ve çok güzel yazanın ellerine yüreğine sağlık evimde oturuyorum ama sanki balıkta hissettim kendimi tekrardan teşekkürler ;)

Cengiz AKAR
20-10-09, 00:16
Volkan bu konu hortlatılmayacak gibi değilki ;)
Ateş abiye teşekkürler......